Mesihçi Milliyetçilikler ve Türk İslam Tarih Tezi

Hemen paylaş

Siyasal her akımın en büyük kaygısı kendine bir meşruiyet zemini yaratmaktır. 18. yüzyılın sonlarına geldiğimizde Avrupa’da yükselen milliyetçilik, hem modern devletin millet üzerinden kendini meşru kılmasına hizmet etti hem de kendi milletini öncelemenin sebeplerini sıralamaya girişti. Bu meşruiyet kaygısı, bazı durumlarda milliyetçiliğin tikel, evrensellikten uzak olduğuna dair eleştirilerle çarpıştığında ortaya milliyetçiliğin özünü de aşındıran, onu araçsallaştıran örnekler doğurdu.

Bunun kökeni Aydınlanma Çağı’nın evrensel ilkelerine inanmış fikir adamlarının milliyetçilik karşısında düştükleri bir nevi fikir buhranında yatar. Bu çatışma en çok Alman idealizmi ve romantizminde kendini ortaya çıkarmıştır. Devrimci Fransa’nın Alman devletlerini ve topraklarını işgali Alman fikir adamlarında derin ikiliklerin birbiriyle boğuştuğu bir felsefi, siyasi bir ortam yarattı. Aydınlanma insanı evrenseldi. 19. yüzyıl Alman romantizminde ise özgürlük düşüncesi yükselmekteydi. İhtilal-i kebirin etkisinde kalan birçok Alman fikir adamı ve hatta devletleri vardır. Özellikle Batı Almanya’nın birçok prensliği Napolyon ittifakına katılmışlardır. Alman entelektüelleri Fransız Devrimi’nin akıl ve özgürlüğü bir dolaysız ilişkiye tabi kılmasını benimsediler.  Bir dönemden sonra bu özgürlüğün keyfiyet ve despotizme dönüşmesi, benimsenen bu değerlerin tabiri caizse Fransız topraklarından kopup Almanlara geçtiğini düşünmeye sevk etti. Yani artık ilerlemeci, özgürlükçü olabilecek yegane millet Almanya’ydı.

Fichte

Bu noktada Goethe, Schiller gibi onlarca Alman romantiği “kültürel alanda özgürlük” yolunda ciddi eserler vererek büyük aşama kaydettiler. Fichte ise bu özgürlüğü “siyasal alan”a taşıdı. O dışarıdan gelen “devrimci” Napolyon’un egoist ve kendi amaçlarını Alman ulusuna dikte etmesini kabul etmedi. Ona göre “Ne ki bağımsızlığını kaybetmiştir, o şey aynı zamanda olaylara bir yön verme ve bu olayları kendi iradesiyle belirleme gücünü de kaybetmiştir”. Bu tepki sıradan bir milliyetçi refleks olarak görülebilir. Ancak Fitche ve diğer Alman romantikleri milliyetçiliği, sözde kendi Aydınlanmacı fikirleri yolunda bir araç olarak görüyorlardı. Onlara göre millet ve onun özgürlüğü “akla dayalı devlet” için mühimdi. Fichte zaten 1799’da Devrimci Fransa’yı özgür Almanlar için yegane sığınak ve Napolyon’u da kendi fikirlerinin mesihi olarak görüyordu ancak hayal kırıklığı yaşadığı zamanda mesihlik Napolyon’dan Alman kültürüne geçmişti. Bir nevi Fransa’nın aydınlanmanın ve ilerlemeciliğin bayraktarlığını yapmasını kıskanılıyordu. Bayrak aynı bayraktı. Fichte ve Alman milliyetçiliği öncüleri medeniyete hizmet etmeye odaklı bir milliyetçilik geliştirmek istemektedir, diye düşünmeye yol açacak bu tür fikirler aslında bizi bambaşka bir noktaya götürüyor.

Fichte, yol ayrımında insan olma ile özgür olma gibi birbirine bu koşullarda zıt düşen iki kavramı romantizm akımının kendine has maharetiyle birbirleri arasında ahenk bulunan kavramlara dönüştürdü. Ona göre, yurtseverlik, evrensel arzunun bireyselleşmesini temsil ediyordu. İşte yurtseverlik ve evrenselliğin ahengi. Ancak Fichte’nin ve diğer Alman çağdaşlarının en büyük saptıkları nokta bu yurtseverliğin ancak Alman yurtseverliği olması koşulunda böyle bir ahengin bulunabileceğidir. Öyle ki Fichte şöyle der:

“Yalnız Almanlar yurtsever olabilir; yalnız o, ulusu uğruna insanlığın tümünü kuşatabilir; şu dakikadan itibaren onunla mukayese edilen diğer tüm milletlerin yurtseverliği, insanlığın geri kalanına göre, bencil, dar fikirli ve saldırgan olmalı”

Yine bir başka çağdaşı Wilhelm von Humbolt bu fikri şöyle ifade etmektedir:

“Belki de hiçbir ülke, özgür ve bağımsız olmayı Almanya kadar haketmiyor, çünkü, hiçbiri özgürlüğünü bu kadar azimle herkesin refahına adamaya meyilli değil. Alman dehası, tüm uluslar içinde en az yıkıcı olanı, daima kendi kendini besleyenidir ve özgürlük elde edildi mi, Almanya kuşkusuz tüm kültür ve düşünce biçimleri içerisindeki seçkin yerini edinecektir.”

Fichte devam eder:

“Almanlar, dünya hükümetlerine yönelik felsefe oluşturmazlarsa, Türkler, Siyahiler, Kuzey Amerika kabileleri sonunda ipleri eline alacak ve halihazırdaki medeniyete bir son verecekler”

Başta bize medeniyete katkıda bulunmak isteyen bir yurtseverlik olarak gözüken Alman romantizminin öncülediği Alman milliyetçiliği giderek bir üstünlükçü ve emperyalist hal almaya başladı. Halbuki milliyetçiliğin mesihçi olmayan türlerinin dünyada “medeniyet tesisi” iddiaları olmadığı gibi saldırgan da değildiler. Kendi ulusal birliklerini kurup evrensel birikimden de yararlanıyorlardı. Alman romantizminin kendini oturttuğu kaygan meşruiyet zemini ileride Nazizm’in temelini atacaktı.

Bu mesihçi milliyetçiliğin birçok handikapını en bayağı şekilde Türk İslam tarih tezi ve onun milliyetçi bakış açısında görmek çok mümkündür. Sürekli bir dünyaya hak düzeni getirme iddiası taşıyan “nizam-ı alem” kavramı, “Türk cihan hakimiyeti mefkuresi” adında garip tarih tezi inşaaları, “bizim milliyetçiliğimiz...” diye başlayıp milliyetçiliğin özünü kötüleyen cümleler ardı ardına sıralanır. Burada ise İslamcı fikriyattan gelen bir fikir yapısının milliyetçilik/vatanseverlikle karşılaşmasından doğan bir buhran ortaya çıkar.

Yukarıda örnek olarak ele aldığımız Fichte’nin çok ilginçti Erol Güngör’de büyük bir yansıması vardır. Fichte’nin Devrimci Fransa’nın yaydığı düşüncelere şöyle karşı çıkıyordu:

“ (..)yapay, dışarıdan gelmiş tasavvur ve kurguların “mal bulmuş Mağribi” gibi üstüne atlayıp taklit yoluyla ve abartma ile  kendi ülkesine tatbik edilişi sorunludur ve hiçbir zaman sağlıklı çözüm üretmez.”

Erol Güngör ise şöyle der:

“Milliyetçilik bir memleketteki milli kültüre dayanır. Halbuki Türkiye’de batılılaşma hareketleri sonunda münevver (okumuş) tabaka Türk kültürüne büyük ölçüde yabancı kalmış, hakiki bir kültür yaratarak bunu milletin bütün tabakalarına yaymayı da başaramamıştır. Tarih içinde gelişen Türk milli kültürünü daha çok halk kitleleri muhafaza etmiş bulunuyorlar. Şu halde milli kültürün modern imkânlarla geliştirilmesi demek olan milliyetçilik, ister istemez, halk içinde yaşamakta olan temel kültür unsurlarına dayanmak zorundadır.”

Fichte’nin kendi milliyetçiliğini diğer bütün milliyetçiliklerden ayıran sözlerini hatırlayarak Erol Güngör’ün şu sözlerine kulak verelim:

“Biz büyük bir imparatorluğun ve büyük bir medeniyetin çocuklarıyız, bizim milliyetçiliğimiz sömürgecilerin işgalinden kurtulmak için yapılan siyasi istiklal mücadelelerine yahut sıfırdan başlayarak milli kültür yaratma hareketlerine benzemez.”

İşte mesihçi milliyetçiliğin kilit kelimeleri “bizim milliyetçiliğimiz..” ve “büyük bir medeniyet”. Bu ayrıca milleti etnik derinliğinden koparıp başka bir ideolojinin (Osmanlıcı İslamcı) aracı haline getiriyor. Tıpkı 19. Yüzyıl imparatorluklarının hanedan mülkünün milliyetçilikle yıkılmaması için resmi milliyetçilikleri icat etmeleri gibi; Türk milliyetçiliğindeki mesihçi bu anlayış ,İslamcı-muhafazakar fikriyatın milliyetçilik önünde erimemek için giriştiği uzlaşmaydı. Yine “bizim tarihimizde hiç katliam yok, hiç sömürmedik, emperyalist değildik, gittiğimiz yerlere medeniyet dağıttık” gibi sloganlar da milliyetçiliğin özüne değil, farkında olmadan emperyalist ve çok uluslu bir fikre hizmet etmektedir.

Peki biz “Neden Milliyetçiyiz?” sorusuna nasıl cevap vermeliyiz? Bu konuda “Siktir Et Şu Medeniyet Tasavvurunu” adlı yazısında Bahadır Dinçaslan’ın yorumu şudur:

“Milletiyle gurur duyan değil, atalarından hız alan, milletine mensup olmaktan mutlu olan ve milletine gurur kaynağı olmak isteyen bir anlayış(..)”

Yani bir Türk yalnız milletini “medeniyet sahibi, diğer halklara iyi davranan, süper ahlaklı, hatasız, en iyi” olduğu için değil bizatihi Türk olduğu için sevmelidir. Fichte’nin Alman olmayanlar milliyetçi olmasın ikilemi Türk İslam tarih tezinin yukarıdaki bahsettiğimiz çarpışıklığıyla tamamen örtüşmektedir. Bir tarafta aydınlanmacı ve evrenselliğe inanmış ya da o cemiyetten çıkmış fikir adamları yine onun için milliyetçiliği araçsallaştırırken, bu tarafta da Türk milliyetçiliğini kendi İslamcı fikirleri ve “hanedanlık mülkü” özlemleri yolunda özünden koparan bir mesihçi anlayış. Birkaç sahihliği sorgulanan hadise dayanan Türklerin İslam’ın iki kez öncüsü olacağı iddialarına ve akademik olmayan tarihsel hikayelere dayanan bu mesihçi Türk İslamcılık milliyetçiliğin meşruiyetini oluşturmamalıdır. Kuzey Afrika’da, Arap çöllerinde, Pakistan’da medeniyet tasavvur eden ve bunun yegane mesihi olduğuna inanlara karşı yine Bahadır Dinçaslan’ın yazısında belirttiği “Türk milliyetçisinin varlık görevi, Türk’ün Türk olmaktan mutlu olacağı bir ülke yaratmaktır, ötesi değil.” sözünü vurgulamak gerekir. Sürekli bir övünme ve çeşitli hikayelerdeki erdemli, ahlaklı ve hakkaniyet sahibi olan karakterlerle ilişkilendirerek bir üstün Türklük yaratmak yerine gerçekten rekabetçi dünyada dün olduğu gibi bugün de her alanda mücadele ederek üstünlüğü elde etmek gerekmektedir.

Milliyetçilikler, diplomatların uyanıklığına sahiptirler. Milletler arasında sürekli bir çatışma ve uzlaşma ortamı vardır. Kimse kendi çıkarını gözetiyor diye bir diplomata çıkışamaz. Milliyetçiliğin de dayanağı bu çatışma ve uzlaşma ortamında kendi milletini ilerletmektir. Bu noktada bir akılcı ve Türkleri bütün olarak ele alan bir tarih yazımının zorunluluğu ortadır.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir