Milliyetçilik Kuramları — 1 , Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk

Hemen paylaş

Milliyetçilik kuramları üzerine okumalarım bundan üç dört sene öncesine gitmektedir. İçimdeki, diğer milletlerin milliyetçilik tecrübelerine dair merakım beni acemice kitap fuarlarında milliyetçilik üzerine yabancı yazarlar tarafından yazılan milliyetçilik çalışmalarına rastgele göz gezdirmeye yöneltti. Bu noktada literatürün ortasından okumalar yapmaya başladım. İlk okuduğum ciddi çalışma “Milliyetçiliği Yeniden Düşünmek” adlı editöryel bir kitaptı. Daha sonra da Stefan Breuer’in “Milliyetçilikler ve Faşizmler” adlı kitabını okumaya çalıştım. O dönemdeki bilgi yetersizliğim ile beraber daha sonrasında bu alana dönüş yapma vaktimin olmaması okuduklarımın havada kalmasına yol açtı. Gel gelelim ışığı bir kere görmüştüm ve meselenin diğer milliyetçiliklerin tecrübelerinin değil milliyetçiliğin kendisinin çıkış ve gelişim tecrübeleri olduğunu anladım. Bu sene itibariyle Umut Özkırımlı’nın uluslararası literatüre de girmiş çalışması olan “Milliyetçilik Kuramları” ve İskender Öksüz hocanın “Millet ve Milliyetçilik” kitaplarını okuyarak yeniden, bu kez ısrarcı bir dönüş yaptım. Bu son iki kitap milliyetçilik kuramlarının bir antolojisi mahiyetinde oldukları için benim bu ısrarcı geri dönüşüme yol gösterici oldular. Yani bu kitaplarda milliyetçilik kuramları üreten ciddi çalışmaların çoğu ele alınmıştı. Ben de bu yoldan ilerleyerek kendime bir milliyetçilik kitaplığı yaratmaya karar verdim. Türkçeye çevrilmemiş önemli kitapların olduğunu görmek üzse de var olanları toparlamayı çoğunlukla tamamladım.

Ernest Gellner

Bu noktadan sonra Ernest Gellner’i görece 80’li yıllardaki patlayan milliyetçilik çalışmaların ilk girişimcilerinden olarak gördüğüm için onun Türkçeye “Uluslar ve Ulusçuluk” olarak çevrilen malum “Nations and Nationalism” adlı yapıtını okumaya başladım. Bir yükseklisans öğrencisi rolüne girerek ders notu çıkarır gibi notlar alarak çalışmaya karar verdim. Ayrıca ileride bir çalışma cüreti gösterirsem bu notlar bana kitabı karıştırma noktasında bir aracı olacaklar diye düşündüm. Aldığım notlar çoğunlukla Ernest Gellner’in kitapta yazdıklarından oluşuyor. Kendi görüşlerimi eklediğim alanların sonuna (O.B.) işareti düştüm. Bu notlar tabiidir ki şahsi seçiciliğimin keyfiyetine dahildir. Hiç bir şekilde ders notu olarak kullanılabileceği iddiasında bulunulmaz. Tek dileğim milliyetçilik kuramlarına heves edebilecek insanlara cesaret verebilecek bir derleme olmasıdır. Gellner gibi birçok değişik fikrin bulunduğu milliyetçilik kuramları notlarım devam edecektir. Burada okuduklarınızı eleştirecek ve ya onaylayacak birçok kuramın daha sözde “ders notlarını” çıkartacağım. Benedict Anderson’un Hayali Cemaatler kitabını elime aldım bile. Daha fazla uzatmadan notlarıma başlamak istiyorum. Birkaç hususa değinmeliyim. Kitapta John Breuilly’nin genişçe bir sunuş yazısı bulunmaktadır ancak ben bu sunuş yazısının notlarını sona aldım. Bundaki gayem Gellner’in fikirlerine bir sunuşun getireceği ön yargı haricinde bakmanızdır.

  • Milliyetçilik öncelikle siyasal birim ile ulusal birimin bir araya gelmelerini öngören siyasal bir ilkedir. Milliyetçilik duygusu ya bu ilkenin çiğnenmesinin yarattığı kızgınlıktan ya da onun gerçekleşmesinden duyulan tatminden kaynaklanır. Milliyetçi harekete can veren böyle bir duygudur
  • Milliyetçilik, etnik sınırların siyasal sınırların ötesine taşmamasını ve özellikle bir devletin içindeki etnik sınırların, iktidar sahipleriyle yönetilenlerin birbirinden ayırmamasını öngören bir siyasal meşruiyet kuramıdır.
  • Siyasal merkezi birimlerin ve bu tür birimlerin veri kabul edilip normatif sayıldığı bir siyasal ahlak ikliminin varlığı, tek başına yeterli olmamakla birlikte milliyetçiliğin gerekli bir koşuludur.
  • Bir milletin üyesi olmak, insanın doğuştan sahip olduğu bir özellik değildir fakat zamanımızda öyle bir görünüme bürünmüştür.
  • Millet de devlet gibi evrensel bir zorunluluk değil, bir olumsallıktır. Ne milletler ne devletler her çağda ve her koşulda var olurlar. Dahası milletlerle devletlerin olumsallığı aynı değildir. (..) Devlet kesinlikle milletin yardımı olmadan ortaya çıkmıştır. Bazı milletler de kesinlikle kendi devletlerinin inayeti olmadan oluşmuştur.

 

Tarım Toplumu Üzerine

  • Hem genelde tüm yönetici tabaka (hanedan, soylular, ruhban sınıfı, askerler) hem de bu tabakadaki çeşitli alt tabakalar için, kültürel türdeşleşmeden çok kültürel farklılaşma yönünde bir baskı mevcuttur. Her çeşit tabaka, tarz bakımından ne kadar farklılaşmış olursa tabakalar arasındaki sürtüşme ve muğlaklık o da o kadar azalır. Bütün sistem yatay kültürel bölünmeden yanadır; bölünmenin mevcut olmadığı durumlarda da bunu kendisi yaratıp güçlendirebilir. Farklılaşmayı güçlendirmek ve ona otorite ve kalıcılık sağlamak için de genetik ve kültürel farklılıklar, aslında işlevsel farklılıkların yarattığı tabakalaşmaya bağlı tutulur. Örneğin 19. yy’ın başında Tunus’ta yönetici tabaka, Türkçe konuşmayı bilmediği ve aslında çok akrışık bir soydan gelip aşağı tabakadan gelenlerle de karışmış olduğu halde kendini Türk addederdi.
  • Küçük köylü toplulukları genelde siyasi zorunluluktan çok ekonomik ihtiyaçlar nedeniyle kendi yörelerine bağlı içe dönük bir yaşam sürerler.
  • Milliyetçi kurama göre birbirinin nasibi olan iki potansiyel eşten ne kültürün ne de iktidarın tarım çağı koşullarında diğerine yöneldiği görülür
  • Tarım toplumu eşitsizlikleri mutlak gösterip dışsallaştırarak ve altını çizerek onları kaçınılmaz, sabit ve doğal göstermekte dolayısıyla da güçlendirip makbul hale getirmektedir.
  • Sanayi toplumuysa sınıflar arası sınırlar yerine milletler arasındaki sınırları güçlendirmektedir.
  • Tarım toplumlarında çeşitli kültürler mantar gibi fışkırır, ancak koşullar genelde kültür emperyalizmi denebilecek bir gelişmeyi yani kültürlerden herhangi birinin hakimiyet kurup siyasal bir birimin tümünü kapsamasını teşvik etmez.
  • Gellner tarım toplumunda var olan kültürel benzerliklerin siyasal türdeşliğe yol açmadığını Antik Yunan’ın şehir devletlerini örnek vererek anlatır.(O.B) “Kendi ortak kültürlerinin ve bu kültürle tüm barbarların kültürleri arasındaki zıtlığın kuvvetle bilincinde olmakla birlikte (ki Helen toplulukları arasında kültürel farklılık derecesi oldukça düşüktür) bu birlik hissinin, ne gerçekleştirdiği bir yana, arzuladıkları açısından bile siyasal anlamı çok az belirmiştir.

Sanayi Toplumu

 

  • (Sanayi devrimi) Çok büyük, farklılaşmış ve karışık bir toplumda muazzam karmaşıklıkta bir dönüşüm gerçekleşti ve benzersiz bir olaydı.
  • İlk özgün sanayileşme ne yaptıklarının bilincinde olmayan insanlar tarafından gerçekleştirilmişti ki, onu tekrarlanamaz kılan, olayın özünü oluşturan bu bilinçsizlik haliydi.
  • İlginin (tam da olması gerektiği gibi) kapitalizmin kökenlerinden sanayileşmenin kökenlerine kayması, ancak Weber’den sonra ve kapitalist olmayan sanayi toplumlarının da ortaya çıkmasıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen, bu çok önemli sorunun yeniden formüle edilmesi, aslında Weber’in girişimci ruhun yanı sıra bürokrasiyle de ilgilenmiş olmasının bir sonucudur. Eğer merkezileşmiş bir bürokrasi de akılcı bir işadamı kadar yeni ruhu(geist) temsil ediyorsa, o zaman kapitalizmin kendisiyle değil, sanayileşme ile ilgilenmemiz gerektiği çok açıktır.
  • Sanayi toplumu, kestirilebilir ve sürekli bir gelişme temelindeki sürdürülebilir ve sürekli bir büyümeyle var olabilen ve buna dayanan tek toplumdur.
  • Eski dünyalar, bir yanda her biri bir amaca yönelik, hiyerarşik ve belirli bir “anlamı” olan tek tek kozmoslardan diğer yanda da birleşmemiş, her biri kendi dil ve mantığını kullanan ve hiçbiri tek bir düzenlilik içinde sınıflanamayacak alt dünyalardan oluşuyordu. Yeni dünya ise aksine bir yanı ile ahlaki olarak durağan, diğer yanı ile ise üniterdi.
  • Milliyetçilik karmaşık ve sürekli, zincirleme ilişkiler içerisinde değişen belirli bir tür iş bölümünden kaynaklanmaktadır.
  • Tarım toplumunda uzmanlıklar arası mesafeler, sözü edilen sanayi toplumunun daha çok sayıdaki, ancak aralarında ortak benzerlikler olduğu söylenebilecek uzmanlıkları arasındaki mesafelerden daha fazladır. Sanayi toplumunda çok fazla sayıda uzmanlık dalı olmasına karşılık uzmanlar arasındaki mesafe çok büyük değildir. Uzmanlık sırları bütün uzmanlarca kavranabilir niteliktedir, meslek el kitaplarının dili büyük ölçüde aynıdır ve bazen zor olmakla birlikte yeniden meslek eğitimi görmek genelde ürkütücü değildir.
  • Sanayi toplumunda eğitimin büyük bir kısmı “örgün öğretim”dir ve bu eğitimi alan bir kişinin bu eğitim sonrası yapacağı oldukça uzmanlaşmış meslek faaliyetleriyle özel bir bağlantısı yoktur. Sanayi toplumu, birçok açıdan bütün toplumlar arasında en yüksek derecede uzmanlaşmış toplum olabilir. Ancak eğitim sisteminin şimdiye kadar var olanlar arasında “en az” uzmanlaşmışı ve evrensel olarak en standartlaştırılmışı olduğu su götürmez. Örneğin; modern bir ordu, yeni askere alınanları, önce orduya özgü temel iletişim dili, tören ve becerileri öğretmek ve benimsetmek için ortak, genel bir eğitimden geçirir ve ancak bu aşamadan sonra daha uzmanlaşmış bir eğitim verilir. Nispeten daha küçük sayıda oldukça yüksek bir eğitimi almış her askerin, bir uzmanlık dalından obürüne geçebilmek için çok zaman kaybetmeden yeniden eğitilebileceği umut edilir. Modern toplum da bu açıdan bir modern orduya benzer; hatta onu aşar.
  • Modern toplum, bağımsız bir eğitim sistemini yürütebilecek büyüklükte olmayan hiç bir alt-topluluğun artık kendi kendini yeniden üretemeyeceği bir toplumdur.
“Luther at the diet of worms”

Yüksek teknoloji ve sürekli büyüme beklentisi temelinde, bir yanda birbirine yabancı insanlar arasında standart bir konuşma dili ve gerektiğinde de yazı dili aracılığıyla aktarılan ortak ve açık anlamlara dayalı keskin ifadelerle sürekli kullanılan bir iletişim biçimini, diğer yanda da hareketli bir işbölümünü gerektiren bir toplum oluşmuştur. Birbirini pekiştiren birkaç nedenden dolayı bu toplum, tamamen toplululuk dışı bir eğitim sistemini gerektirir; yani her birey, ait olduğu yerel grup tarafından değil, uzmanlar tarafından eğitilmelidir. Bu toplumun parçaları ve birimleri -zaten bu toplum oldukça büyük akışkan, geleneksel tarım toplumuna kıyasla çok az sayıda iç yapıya sahiptir- kendi kadrolarını yeniden üretebilme yetisine ya da kaynağına gerçekten sahip değildir. Uygun iş bulabilmeleri ve manevi yurttaşlık haklarının tamamını etkin bir biçimde kullanabilmeleri için, bu toplumun üyelerinde aranan okuryazarlık ve teknik beceri ve standartlaşmış bir ortamda geçerli kavramlara hakimiyet düzeyi o kadar yüksektir ki, bunu kendi yağında kavrulan akraba grupları ya da yerel birimler gerçekten sağlayamaz.

Modern toplumsal düzenin temelinde cellat değil, profesör vardır. Devlet gücünün başlıca aracı ve sembolü giyotin değil, devlet doktorasıdır. (doktorat d’etat) Meşru eğitimin tekelini ele geçirmek, artık meşru şiddetin tekelini ele geçirmekten daha önemli ve belirleyici olmuştur. Bu olgu anlaşıldığında milliyetçiliğin zorunluluğunun ve bu zorunluluğun köklerinin insan doğasında değil, artık yaygınlaşmış durumdaki belli bir toplumsal düzende yattığı kavranabilecektir.

  • Milliyetçilik, yani insan gruplarının büyük, merkezi eğitim almış, kültürel açıdan türdeş birimler olarak örgütlenmesi(..)
  • Milliyetçiliğin sanayi toplumunun kendi özgü yapısal gereksinimlerine dayanan kökleri gerçekten çok derindedir. Bu akım ne ideolojik bir sapmanın ne de duygusal bir aşırılığın ürünüdür.(..) Siyasal yönetimle kültür arasında bir ilişkinin kaçınılmaz bir biçimde köklü bir uyarlanışının dışa vurmuş bir görüntüsüdür.
  • Aksini iddia etse bile modern insan, bir krala, bir ülkeye ya da dine değil bir kültüre bağlılık göstermektedir. Modern insan artık bir akrabalık grubuna bağlı değildir. Kendisiyle anonim bir kültür toplululuğu arasına giren önemli bir bağ da kalmamıştır.
  • Bu akrabasızlaşmayı yani içinde bulunduğu yerel kasaba, mahalle, klan yahut şanlı şecerelerden koparılışı E. Gellner “memluklaştırma, hadım etme ve Osmanlıların Yeniçeri devşirme sistemi”yle örneklendirir. Yani artık babadan oğula geçen bir işbölümü ya da belirli yerel korumacı ortamın yarattığı kesin işbölümleri yerine sürekli değişen nesilden nesile aktarılmayan bir toplum vurgusunu dile getirir.(O.B)
  • Herkesin Memluklaştığı bir toplumda bürokrasiye hakim bir Memluk sınıfı olamaz.
  • Geçmişte zayıf, tesadüfi, değişken, gevşek ve çoğunlukla da asgari düzeyde bir ilişkiye sahip olan devlet ile kültürün artık birbirleriyle bağlantılı olmaları gerektiğine işaret eden temel ipucu, “yerel topluluk dışında toplumsallaşma” olmuştur. Bu artık kaçınılmaz olmuştur. İşte milliyetçiliğin anlamı ve milliyetçilik çağında yaşamamızın nedeni de budur.
  • Reformasyon’un okuryazarlık ve kitaba bağlılık yönünde yaptığı baskı, tekelci rahipliğe saldırısı, bireyciliği ve haraketli kentli nüfusla olan bağları; bütün bunlar, Refermasyon’u, modelimize göre milliyetçi çağa yol açan toplumsal özellik ve davranışların bir tür habercisi yapmıştır.
  • Arap dünyasının ve birçok diğer İslam ülkesinin son yüzyıllık kültürel tarihi, büyük ölçüde reformculuğun ilerlemesi ve zaferiyle ilgilidir. Bu, kitaba bağlılık ve her şeyin üstünde ruhani simsarlığa, yani modern İslam öncesi çok göze çarpan insanla Tanrı arasına girmiş yerel aracıları karşı beslenen düşmanlıkla öne çıkan bir tür İslam Protestanlığıdır. Bu akımın tarihiyle modern Arap ulusçuluğunun tarihi birbirinden pek ayrılmaz. (İslam protestanlığının bugünkü halini görmemesi iyi olmuş (o.b.)
  • Büyüklük, tarihsellik, oldukça yoğun bir ulusal toprak, yetenekli ve enerjik bir aydın sınıfı; bunların hepsinin tabii ki yararı olacaktır ancak hiç biri olmazsa olmaz değildir ve bunlara dayanarak kestirim gücü kesin herhangi bir genellemenin yapılabileceği kuşkuludur. Milliyetçilik ilkesinin etkili olacağını kestirmek mümkündür, ancak bu ilkeyi hangi grupların üstleneceği kesin bir şekilde belirlenemez çünkü bu husus birçok tarihsel koşula bağlıdır.
  • “Miss Blandish’e Hiç Orkide Yok”(No Orchids for Miss Blandish) adlı oyunda bir karakterin de belirttiği gibi; her kızın kocası, tercihen de kendine ait bir kocası olmalıdır; işte her yüksek kültür de artık devletin, tercihen de kendine ait bir devletin peşinde koşmalıdır. Her yaban kültür bir yüksek kültür haline gelemez ve bu yönde hiç bir ciddi ümidi olmayanlar da mücadele etmeden sahneyi terkederler, yani bir milliyetçilik hareketi doğurmazlar. Bir şansı olduğunu düşünen üst kültürler mevcut nüfus ve devlet barındırabilecek toprak için aralarında mücadeleye girerler. Bu bir tür milliyetçi ve etnik çatışmadır.
  • Sanayileşme, bir başka deyişle türdeş solunum tanklarını zorunlu kılan üretim ya da işbölümü türü dünyanın her yerinde ne aynı zamanda ne de aynı biçimde gerçekleşmiştir. Dünyaya her yerde farklı zamanda gelişi insanlığı çok etkili bir biçimde rakip gruplara ayırmıştır.
  • Sanayileşme süreci, birbirini takip eden aşamalarla farklı koşullarda gerçekleşmiş ve elde edilecek yeni kazançları ve kaçınılması gereken kayıplarıyla çeşitli yeni rekabetler doğmuştur. Sanayi çağının gerek solda gerek de sağda yer alan kahin ve yorumcuları ise çoğunlukla enternasyonalizm kehanetinde bulunmuşlardı; ancak tam zıddı bir gelişme oldu milliyetçilik çağına geçildi.

  • “Milliyetçilik çağı” şu ya da bu milletin uyanışı ve kendini siyasal anlamda kabul ettirişinden ibaret değildir. Daha çok, genel toplumsal koşullar, sadece seçkin azınlıklara değil bütün halka mal olan standartlaşmış, türdeş, merkezi olarak desteklenen yüksek kültürlerin oluşmasına elverdiğinde ; iyi tanımlanmış bir eğitim sisteminin denetlediği ve bütünleşmiş kültürler insanların gönüllü olarak ve çoğu kez şevkle özdeşleştikleri hemen hemen tek birimi oluştururlar. Kültürler artık siyasal meşruiyetin doğal barınağı olarak görünmektedir(..) Ancak ve ancak bu koşullar altında milletler, aynı anda hem irade hem de kültürle ilişkili biçimde ve gerçekten bu ikisinin siyasal birimlerle birleşmesi olarak tanımlanabilir.
  • Bu koşullar genel insanlık durumunu değil yalnızca onun sanayi aşamasını tanımlamaktadır.
  • Milliyetçi ilkenin kendisi, özel biçimlerinin her birinden ve her milliyetçiliği kendisine atfettiği kendine özgü seçkinlik saçmalıklarından bağımsız olarak çağımıza ait ortak koşullardan kaynaklanan çok derin köklere sahiptir hiç de olumsal değildir ve kolayca reddedilemez.
  • Durkheim, bize toplumun dini ibadet yolu ile kendi gizli imgesine taptığını göstermişti. Milliyetçi bir çağda ise toplumlar böyle bir kamuflajdan sıyrılarak pişkinlik ve açıklıkla kendilerine tapıırlar. Nazi Almanyası, Nürnberg’de kendine tapınırken ne Tanrı’ya hatta ne de Wotan’a tapınma iddiasındaydı; çok bariz bir biçimde kendine tapınıyordu.
  • Tam bu noktada Nihal Atsız’ın Milli Benlik makalesinin son iki cümlesi aklıma geldi; “ Millî benliğimize inanalım. Milletimize tapalım.”(1931)(O.B)
The Nuremberg Rally
  • Milliyetçiliğin aldandığı ve kendini aldattığı nokta şudur: Milliyetçilik aslında, altkültürlerin daha önceleri halkın çoğunluğunun ve bazı durumlarda da tümünün hayatına hakim olduğu bir toplumda bir yüksek kültürün genel olarak dayatılmasıdır. Yani okulda okuyarak elde edilen, akademik dünyanın denetlendiği, mümkün olduğunca açık bir bürokratik ve teknolojik iletişimin gereksinimlerine göre inceden inceye düzenlenmiş bir dilin genel topluma yayılmasından söz ediyoruz. Milliyetçilik daha önceleri küçük gruplar tarafından yerel düzeyde kendilerine özgü bir biçimde yeniden üretilen folk kültürlere dayalı yerel grupların karmaşık yapısı yerine her şeyden önce yukarıda sözü edilen bu tür bir ortak kültürün bir arada tuttuğu , birbirlerinin yerini alabilecek atomize bireylerin oluşturduğu anonim, kişisel olmayan bir toplumun kurulmasıdır.
  • Ne var ki bu, milliyetçiliğin öne sürdüğü ve milliyetçilerin hararetle inandıklarının tam karşıtıdır. Milliyetçilik genelde halkı, varsayılan bir folk kültür adına fetheder. Kullandığı semboller Volk’un, народ’un yani köylünün sağlıklı, mazbut ve zorlu yaşamından alınmıştır.

Köyistan (Rurithania) ve Megalomanya İmperatorluğu

  • Köyistan, Gellner’in kendi soyut bakış açısının somut bir bağımsız örnekle argüman haline getirmek istemesinden ortaya çıkan betimleme gibi gözükmektedir.(O.B.)

Köyistanlılar(Rurithania) birbiriyle ilişkili ve birini bilenin diğerlerini de hemen hemen rahatlıkla anlayabileceği birkaç lehçe konuşan ve Megalomanya İmpertorluğun’nun topraklarında, ortak sınırları olmayan, ancak birbirine de çok uzak sayılmayan alanlarda yaşayan köylü bir halktı. Köyistan dilini, daha doğrusu onu meydana getirdiği söylenebilecek lehçeleri aslında bu köylüler dışında hiç kimse konuşmazdı. Aristokrasi ve yönetici tabaka, Köyistan dili lehçelerinin dil grubundan farklı bir dil grubuna ait olan Megalomanya saray dilini konuşmaktaydı.

Köyistanlıların tümü değil, ancak çoğunluğu, ayin dili yine yine başka bir dil grubuna ait olan bir kiliseye mensuptular ve rahiplerin çoğu, özellikle de hiyerarşinin üst sıralarında yer alanlar , bu dili ayin dilinin modern halk ağzı sayılabilecek ve yine Köyistan diliyle hiç alakası olmayan bir dil kullanırlardı. Köyistan köylerine gidip gelen kasabalı küçük tüccarlar ise Köyistanlıların yürekten nefret ettiği bir başka etnik gruba ve dine mensuptular.

Köyistan köylüleri geçmişte büyük acılar yaşamışlar ve bunlar dokunaklı ve hoş bir biçimde ağıtlarda kaydedilmiştir.(Bu ağıtlar 19.yy’ın sonlarında köy öğretmenleri tarafından bin bir meşakkatle toplanmış sonra da Köyistanlı büyük ulusal besteci L.’nin iyi tanınmış eserleriyle uluslararası müzik dünyasına tanıtılmıştır) Köyistanlı halkının uğradığı acımasız baskı 18.yy’da Köyistanlı meşhur çeteci K.’nın önderlik ettiği bir gerilla direnişini başlatmıştı. K.’nın yaptıklarının, eğer onu konu alan birkaç roman ve biri ulusal aktör olan Z. tarafından Köyistan Sosyalist Halk Cumhuriyetinin kuruluşundan hemen sonra yüksek kadamelerin himayesinde çekilmiş iki filmi bir yana bırakırsak, hâlâ halkın hafızasında tazeliğini koruduğu söylenebilir.

Dürüstlük, insanı, bu çetecinin kendi yurttaşları tarafından yakalandığını ve onu ıstıraplı bir ölüme gönderen halk mahkemesine de başka bir yurttaşın başkanlık ettiğini itiraf etmeye zorlamaktadır. Dahası, Köyistan’ın bağımsızlığa kavuşmasından kısa bir süre sonra İçişleri, Adalet ve Eğitim bakanlıkları arasında polise karşı oluşabilecek muhalefeti körüklememek için artık bu meşhur, çeteci yerine ona ve yoldaşlarına karşı duran köy muhafız birimlerini kutlamanın belki de daha siyasal bir karar olacağını öne süren bir genelge dolaşmıştır.

Ukrayna milliyetçiliğinden bir kare

19 yy’da büyük zorluklarla toplanan ve sonra Köyistan gençlerinin kamp ve spor hareketlerine eşlik eden müzik repertuarına alınmış, folk şarkıları dikkatle incelendiğinde, köylülerin, dilsel ve kültürel durumlarının ciddi bir hoşnutsuzluk kaynağı olduğuna dair pek bir kanıt yoktur. Bununla birlikte daha dünyevi başka meselelerin, onlara acı vermiş olduğu görülmektedir. Aksine şarkıların güftelerinde dilsel çoğulculuğa değinen pasajlar ironik, şakacı ve mizahtan yana zengin ifadelerle doludur ve iki dilde birden yapılmış, zaman zaman da zevksiz kelime oyunlarına yer verir. Bu şarkıların en dokunaklılarından birinin -ki yazın gönderildiğim tatil kampında yakılan kamp ateşi etrafında ben de bu şarkıyı sık sık söylemişimdir- korunun yakınlarındaki senyöre ait bir yoncalıkta üç öküzün otlatan ve kendisinden üstlüğünü vermesini isteyen bir grup çetecinin ürküttüğü bir çoban çocuğunun sonunu hatırlatır. Siyasal bilinçten yoksunluklar birleşmiş pervasız bir budalalıkla çoban çocuk ayak direr ve öldürülür. Bu şarkının Köyistan sosyalistleştikten sonra duruma uygun bir biçimde yeniden yazulıp yazılmadığını bilmiyorum. Her neyse, ana temamıza dönecek olursak, şarkılar sık sık köylülüğün koşullarından şikayet etmekle beraber kültürel milliyetçiliği bir mesele yapmazlar.

Kültürel milliyetçilik daha sonra ortaya çıkacaktır ve bu tahminen sözü edilen şarkıların bestelenmesinden sonra olmuştur. 19. yy’da Megalomanya İmperatorluğu’na ait bazı yörelerde -Köyistan dışında- hızlı sanayileşmeyle aynı zamanda bir nüfus patlaması yaşandı.. Köyistan köylüleri daha gelişmiş sanayi bölgelerinde iş aramaya itildiler, aralarından bazıları da o zamanın mevcut feci koşullarını kabul ederek bir iş kapmış oldular. Garip ve nadiren yazıya dökülmüş ya da öğretilmiş bir dil konuşan, geri kalmış kaba köylüler olarak kenar mahallerine taşındıkları kentlerde oldukça zor günler geçirdiler. Aynı zamanda, kiliseye bağlanan ve hem saray hem de dini ayin dilinde eğitim gören bazı Köyistan delikanlıları, lise eğitimi sırasında yeni liberal fikirlerden etkilenerek üniversitede dünyevi bir eğitime yöneldiler ve sonunda rahip değil, gazeteci, öğretmen ve profesör oldular. Köyistan’ı araştırmaya gelen ve Köyistanlı olmayan bir kaç yabancı etnograf, müzikolog ve tarihçiden teşvik gördüler. Devam eden iş göçü, giderek yaygınlaşan ilköğretim ve askere yazılma bu Köyistanlı öncülere çoğanlan bir muhatap grubu hazırlamış oldu.

Aslında, eğer arzu etselerdi, ki çoğu arzu etmiştir, Köyistanlıların hakim Megalomanya dilini benimsemeleri tamamen mümkündü. Eğitimli bir Köyistanlı’yı eğitimli bir Megalomanyalı’dan ayıran hiçbir genetik özellik ve köklü bir dini adet yoktu. Gerçekten de birçok Köyistanlı, çoğu kez de adını değiştirmek zahmetine katlanmadan, Megalomanya kültürü içinde asimile oldu ve Megalomanya’nın(yeni adıyla Megalomanya Federal Cumhuriyeti) eski başkentinin telefon rehberi, Megalomanya imlasıyla oldukça gülünç bir tarzda yazılarak bu dilin fonetik kurallarına uyarlanmış, bir sürü Köyistanlı ismiyle doludur. Mesele şudur ki, ilk nesilde gözlenen oldukça sert ve acılı başlangıçtan sonra, Köyistanlı göçmen işçilerin çocuklarının yaşam koşulları aşırı derecede kötü değildi ve muhtemelen (sıkı çalışmayı arzu ettiklerine göre) en azından, Köyistanlı olmayan,Megalomanyalı yurttaş işçilerinki kadar iyi sayılırdı. Böylelikle sonraki kuşaklar giderek artan refahtan ve yörenin genel burjuvalaşmasından pay aldılar. Yani bireysel yaşam koşulları açısından bakıldığında belki de keskin bir Köyistan milliyetçiliğine gerek yoktu.

Bütün bunlara rağmen yine de buna benzer bir şey gerçekleşti. Bu tür aşırı bir milliyetçilik hareketine katılanların bilinçli bir hesap peşinde olduklarını düşünmek kanımca yanlış olur. Öznel olarak bu insanların milli uyanış edebiyatında kuvvetle ifade edilen saik ve duygulara sahip olduğu söylenebilir. Memleketlerinin halen sahip olduğu köylü erdemlerinin farkında olsalar da köylerinin sefalet ve ihmal edilmişliği onlar için bir keder kaynağı idi; kendi hemşehrilerine uygulanan ayrımcılık ve sanayi kentlerinin işçi varoşlarında kendi yerel kültürlerine yabancılaşmaya mahkum olmaları da onları kederlendiriyordu. Bu kötülüklere karşı telkinde bulundular ve birçok hemşehrileri de onlara kulak verdi. Uluslararası siyasal durum elverdiğinde Köyistan’ın sonunda bağımsızlığına nasıl kavuştuğu artık tarihsel kayıtların bir parçası olmuştur ve burada tekrarlanması gereksizdir.

Tekrar tekrar belirtelim ki, bu durumda kimsenin uzun vadeli bir çıkar hesabında olduğunu varsaymamıza hiç gerek yok. Milliyetçi aydınlar kendi milletlerinden olanlar adına ateşli ve cömert bir gayret içindeydiler. Üstlerine yerel folk giysilerini geçirip ormanlık alanlarda şiirler yazarak dağlarda gezinirken günün birinde güçlü bir bürokrat, büyükelçi ve bakan olma hayali içinde değillerdi. Saf değildi; ama aynı şekilde onlar da günün birinde kendilerine Köyistan vadilerinin tam göbeğinde(sonraları pek bir işe yaramadığı anlaşılacak) bir çelik fabrikası sağlayacak ve böylelikle civardaki ekilebilir arazi ve otlakların büyük bir kısmını mahvedecek sınai kalkınma planları rüyalarına dalmamışlardı. Bu duyguları maddi yarar ya da toplumsal hareketlilik hesaplarına indirgemeye çalışmak gerçekten yanlış olur. Bu kuram, ulusal duygunun gerisinde yatanın “toplumsal terfi hesapları” olduğu iddiasıyla bazen alaya alınır. Ancak bu meselenin yanlış bir sunumudur.

Geçmişte köylülerin kendilerinin kültürünü sevip sevmediğini sormak anlamsız olurdu çünkü onlar için bu soludukları hava gibi her zaman var olan bir şeydi ve onun bilincinde değildiler. Fakat iş göçü ve bürokraside iş bulma, kendi toplumsal ufuklarının öne çıkan bir özelliği olmaya başlayınca kültürlerine anlayış ve sempatiyle bakan bir hemşehriyle iş yapmakla, bu kültüre düşman biriyle iş yapmanın farkını çok çabuk öğrendiler. Bu çok somut deneyim, onlara herhangi bir bilinçli çıkar ve toplumda yükselme hesabı yapmadan kendi kültürlerinin bilincine varmayı ve onu sevmeyi (ya da gerçekten ondan kurtulmak istemeyi) öğretti. İstikrarlı, kendi kendine yeterli toplumlarda kültür çoğu kez neredeyse göze görünmez; ancak hareketlilik ve bağlamdan bağımsız iletişim toplumsal hayatın özü olunca insanın, içinde iletişim kurmayı öğrendiği kültür kendi kimliğinin özü haline gelir.

Aslında böyle bir hesap yapılmış olsaydı(ki yapılmamıştır), birçok durumda (ama kesinlikle her zaman değil) çok sağlam bir sayılacaktı. Gerçekten de en azından Köyistanlı aydınların nispeten az sayıda olmaları nedeniyle, daha yüksek niteliklere sahip olan Köyistanlılar, büyük Megalomanya İmperatorluğu’nda skolastik açıdan daha gelişmiş etnik gruplarla rekabet etmek zorunda kalacaklarından orada elde etmeyi umabilecekleri konumlardan çok daha iyilerini bağımsız Köyistan topraklarında sağlamış oldular. Köylüler ve işçilerle gelince, onlar bu durumdan hemen yarar sağlayamadılar; ancak yeni tanımlanmış etnik Köyistan’ın siyasal sınırlarının çizilmesi, bölgedeki sanayilerin giderek gelişmesi ve korunması anlamına geldi ve sonunda dışarıya iş göçü ihtiyacını kesinlikle azalttı.

České národní obrození — Çek milli uyanışı, Milli Müze’nin önünde
  • Kültürün rolü(milliyetçilik çağında O.B.) artık toplum içindeki yapısal farklılaşmaları (tarım toplumunda olduğu gibi O.B.) vurgulamak ya da gözle görünür hale getirmek değildir.(..) Bu sistemin yüklendiği görev, alt gruplara bağlılıkları, toplumun bütünü içinde üstlendikleri işi baltalamayacak, değerli sadık ve uzman üyeler üretmektedir; eğer eğitim sisteminin bir kısmı ihmalle ya da gizli bir tertip sonucu iç kültürel farklılıklar yaratır ve böylelikle ayrımcılığa izin verir ya da teşvik ederse bu durum skandal olarak değerlendirilir.

Not: Toplumsal entropiye direnci oluşturan ve sanayileşmenin getirdiği türdeşliğe ve işbölümlerindeki geçişkenliklere zıt gelişen özel toplulukların durumlarını çokkültürlü/cülük notlarına bıraktım.(O.B)

  • 19. yy’da Cezayir’de kutsal soy bağlantılarına (seyyidlik vb. O.B.) saygılı olan İslam, nereden bakarsanız bakın köy türbeleri ve evliya mezhepleriyle birlikte varlığını sürdürüyordu. 20. yy’da tüm bunları bir kenara bıraktı ve evliyaların insan — Allah ilişkisine aracılık etmesinin meşruiyetini reddederek , reformcu bir tutumla kendisini kutsal kitapla özleştirdi. Kabileleri ve kabile sınırlarını mescitler belirliyordu; sadece kutsal kitaba bağlılık ise bir milleti tanımlayabilirdi ve tanımladı.
  • Geleneksel Müslüman dünyasına damgasını vuran ve ahlaken bu dünyaya hakim bulunan Ulemanın, alim-hukukçu din adamlarının dağınık loncası, siyasal ve etnik sınırları aşan bir niteliğe sahipti ve herhangi bir devlete ve ya millete bağlı bulunmuyordu. Canlı, yerel, kendini-savunan ve kendini yöneten birimlere (kabilelere) hizmet verip onları geliştiren türbelere ve kutsal soylara bağlı folk İslam ise, etnik ve siyasal sınırlar içinde bulunuyordu. Demek ki İslam içsel olarak birbirine geçen, iç içe yaşayan alt ve yüksek kültürlere bölünmüştü.
  • Genel olarak modernleşmeyle beraber, mahalli niteliğe bağımlı altkültürlerin, yerini standartlaşmış, resmileşmiş, yasallaşmış ve okuryazar nitelik kazanmış yüksek kültürlere bıraktığını gördük. Fakat tarihsel bir tesadüfle, İslam toplumu bu gelişmeye ta başından ideal bir biçimde hazırlıklıydı. İçinde hem bir yüksek kültür hem de kültür hem de bir alt kültür barındırıyordu. Bu kültürlerin her ikisi de aynı ada sahiptiler ve her zaman özenle ayrılmamıştır ve bilinçli olarak birbirlerine kaynaşıp birbirleri içinde eriyerek birbirlerine bağlanmıştılar. Modern dünyada, yüksek varyantı, etrafında milliyetçiliğin kristalize olduğu bir kültür haline gelirken ; alt ya da folk olarak nitelenen varyantı, bilfiil düşman tarafından yaratılmadıysa ya da onun tarafından bir fitne olarak var edilmediyse bile onun kullandığı bir yozlaşma olarak reddedilebilmiştir.
  • Tarım çağında okumuş yüksek kültürler okumamış alt ya da folk kültürlerle bir arada yaşar. İki çağ arasında geçiş döneminde bazı eski alt kültürler yeni yüksek kültürler haline gelir ve bazı durumlarda, mesela İsrail’de olduğu gibi, çok uzak bir geçmişten getirilen ve aslında oldukça yeni bir şey yaratmak için birleştirilen unsurlara dayanan siyasal idare ve kültürel yönlendirme ile yeni bir yüksek kültür icat edilir. Ancak geçiş dönemini sağ salim atlatan yüksek kültürler ulemanın ya da sarayın ortak bir zemini ve işareti olmaktan çıkıp bir “ulus”un ortak zemini ve işareti olmaya başlar ve aynı zamanda ilginç bir dönüşüme uğrarlar. Genel anlamda bazıları için iletişim aracı ve herkes için zorunlu inanç olan, herkes için zorunlu iletişim ve bazıları için de sulandırılmış sadece pazar günleri ortaya çıkan bir iman haline gelir. Geçiş sürecini atlatabildikleri takdirde yüksek kültürleri bekleyen akıbet budur. Klasik Kuzeybatı Avrupa koşullarında bu süreç iki aşamalı oldu: Reformasyon, kilise kökenli alimleri evrenselleştirdi, halk diliyle dinsel tören dilini birleştirdi; Aydınlama ise artık evrenselleşen bu alimleri ve artık öğretiye ya da sınıfa bağımlı olmayan tüm millet tarafından dili dünyevileştirdi.
  • Küçük komünal örgütlenmeyi destekleyen evliya inanışlarının yok olması ve bunların yerini reforma uğramış, bireyci ve bireyin inancını tekbir Tanrı’ya ve bir büyük anonim ve aracısız topluluğa bağlayan, “üniter ilahiyat”ın alması; bunların tümü milliyetçi gerekliliklerin kavramsal çerçevesidir
  • Tüm bu uygulama ve ya aşamalarda cumhuriyet Türkiyesi’nin yaptığı inkılapları anımsadığınızı tahmin etmekteyim. Aslında -öyle bir kadro varsa- Kemalist kadrolar, kitaptan okunmuş bir moderniteye geçişin din alanındaki adımlarını atıyordu. Yapılan inkılaplarda başka bir motivasyon yoktu. Rüştiyeden beri “İhtilal-i Kebir” ve onun “institution”larını ezberleyen bir neslin uygulamasıydı. (O.B.)
  • Afrika milliyetçiliği, entropi karşıtı türe dahil olur. Bu türün özünde, göçmen işçilerin fabrika kapısında değişik bir dil konuşan ustabaşından kötü muamele görmesi yoktur. Ortak belirgin özellikleri yani renkleri nedeniyle kategorik olarak gerçek iktidar mevkilerinden uzak tutulan ancak mükemmel bir iletişime sahip aydınlar vardır. Bu aydınlar, ortak bir kültür yerine ortak bir dışlanma çerçevesinde birleşirler.
  • Modernliğin ortaya çıkışı genel olarak yerel örgütlerin çoklu olağan bağlarının aşınmasına ve yerlerini hareketli, anonim, okuryazar, kimlik sunan kültürlere bırakmasına dayanır. İşte bu genel durum milliyetçiliği normatif ve yaygın hale getirmiştir.

Not: Gellner’in “Bir Ulusçuluk Tipolojisi” bölümündeki modelleme bir bütün olarak ayrıca okunmalıdır. Şemayı görmeden burayı aktarmak anlamsız olacaktı yine de onun üç tür olarak ayırdığı milliyetçilik türlerini aktaracağım.

Habsburg Türü

  • Klasik Habsburg türü diyebileceğimiz (Doğu ve Güney’deki örneklere işaret eden) milliyetçiliğe tekabül etmektedir. İktidarı elinde tutanlar, gerçekte de kendilerine ait bulunan merkezi yüksek kültüre ve modern koşullar altında başarılı olmak için gerek her türlü hileye başvurmada ayrıcalıklıdırlar. İktidarsız olanlar eğitimden de yoksundur. İktidarsızların ya da bunların bazı gruplarının, büyük bir ortak çaba ve standartlaşmış ve destek gören bir propanganda ile rakip bir yüksek kültür haline gelebilecek folk kültürleri vardır. Bir zamanlar aynı kültür ya da bu kültürün değişik biçimlerinden biri etrafında inşa edildiğine inanılan tarihi bir siyasal birimin hafızalardan yer edip etmemiş olması bir şey değiştirmez. Her şeye rağmen, bu etnik grubun entelektüel uyarıcıları tarafından gereken çaba, bu iş için çok enerjik bir biçimde ortaya konmuştur. Nihayet, şartların elverişli olduğu bu durumda bu grup, yeni doğan kültürü destekleyecek ve koruyacak olan kendi devletini kurar. Bundan doğacak sonuç, uyarıcı dediğimiz kişiler için hemen ve çok büyük bir avantaj oluşturacaktır ve sonunda kültürün diğer temsilcileri için de bazı avantajlar sağlayabilir. Ancak bu ikincilerin, esas iktidarı elinde tutanların kültürleri tarafından asimile edilerek aynı derecede avantajlı bir duruma erişip erişmediklerini kestirmek zordur.

Siyasal Birlik Milliyetçiliği

Bu modelin anlatmak istediği tarihsel gerçeklik 19.yy İtalyası’nda ve Almanyası’nda görülen siyasal birlik milliyetçiliğidir. O zaman İtalyanların çoğu yabancılar tarafından yönetiliyorlardı ve bu anlamda siyasal açıdan ayrıcalıklı değillerdi. Birçok Alman ve Avrupa’nın büyük iktidar standartlarına göre, çoğu ufak ve zayıf olan parçalanmış devletler halinde yaşıyorlardı, bu nedenle de Alman kültürünün merkezi modern bir ortamda, siyasal bir çatı altında korumaya güçleri yetmiyordu. Daha da paradoksal bir durumda çok uluslu büyük Avusturya İmparatorluğu, yurttaşlarının memnuniyetsizliğine rağmen buna benzer bir şey yapmaya çalışıyordu.

Demek ki, İtalyan ve Alman kültürlerine, sağlanan siyasal korunma, İtalyanlar ve Almanlar için küçültücü bir biçimde ve açıkça Mesela Fransız ve İngilizlerin, kültürlerine sağlanana oranla ikinci derecedeydi. Fakat eğitime erişebilme konusuna gelince bu iki yüksek kültürün, lehçe değişiklikleri ile doğmuş olan kişilere sağladığı olanaklar, herhangi bir biçimde daha geri değildi.Hem İtalyanca, hem de Almanca edebi dillerdir: Bu dillerin doğru biçimlerinin etkin bir merkezi bir standardizasyonu, gelişen edebiyatları, teknik kelime dağarcıkları ve davranış biçimleri, eğitim kurumları ve akademileri vardı. Eğer, herhangi bir kültürel gerilik vardı ise bu çok azdı. Almanlar arasında okuryazarlık oranı ve eğitim standartları, Fransızlardan özellikle daha aşağı değildi ve hakim Avusturyalılarla karşılaştırıldıklarında bu oranlar İtalyanlar arasında da daha düşük değildi. Almanca Fransızca yada İtalyanca, Avusturyalılar tarafından kullanılan Almanca ile karşılaştırıldığında ayrıcalıklı olmayan kültürler olarak görülemezler; bu kültürlerin dillerini konuşanlar, modern dünyanın sağladığı nimetlere erişebilme eşitsizliğini düzeltmek zorunda kalmadılar. Düzeltilmesi gereken tek şey iktidar eşitsizliği ve kültürleri, ekonomileri ve tabiİ bununla özdeşleşen ve bunu korumaya adanmış kurumlar üzerinde siyasal çatının yokluğuydu. Risorgimento ve Alman Birliği, bu dengesizlikleri düzeltti.

II. Vittorio Emanuele Risorgimento’yu destekleyen Sardinya Kralı (en solda)

Oxford’da bir Karadağlının Hazin Düşünceleri

John Plamenatz yukarıdaki iki milliyetçiliğin farklarını şöyle açıklıyor(O.B.):

  • Plamenatz Bu tür,iki milliyetçiliği batı ve Doğu, milliyetçilikleri olarak adlandırdı. batı türü, 19. yüzyılın tipik örneği olan ve liberal düşüncelerle, derin bağları bulunan Risorgimento ya da birleştirici türden milliyetçilik Doğu türü ise, diğeri gibi birçok kelime ile altı çizilmemekle birlikte kendi vatanı olan, Balkanlar’da görülen bir türden milliyetçiliktir. Yazarın Batı milliyetçiliğini, görece zararsız ve iyi, Doğu milliyetçiliğini ise çirkin ve onu doğuran koşullardan dolayı kötücül olmaya mahkum gördüğüne hiç şüphe yoktur.
  • Görece zararsız olan Batı milliyetçilikleri yapısal açıdan merkezi olan oldukça iyi tanımlanmış halk kökenli takipçileri bulunan iyi gelişmiş ve yüksek kültürler adına hareket ediyorlardı. Gereken tek şey bu kültürlere, bu kültürlerin temsilcilerine ve eylemcilerine, rakiplerine temin edilmiş bulunan aynı uzun süreli korumayı sağlamak için siyasal durumda ve uluslararası sınırlarda ufak bir ayarlama yapmaktı.(..)birkaç savaş ve birçok uzun süreli diplomatik etkinlik(..)
  • Plamenatz’ın Doğu milliyetçiliği olarak tanımladığı olguyu ele alalım. Bu milliyetçiliğin yerleştirilmesi ve tabiiki en azından Batı milliyetçiliklerinin gerçekleştirilmesinde olduğu kadar savaş ve diplomasi gerektirdi. Fakat mesele burada bitmedi . Bu tür Doğu milliyetçiliği, önceden var olan iyi tanımlanmış ve belirlenmiş bir yüksek kültür adına erken Rönesans ve Reformasyon döneminden bu yana belirginleşmiş ve sürekli edebi faaliyetlerle topraklarını dilsel açıdan sağlam bir kalıba sokmuş bu yüksek kültür adına işlemiyordu. Bu milliyetçilik, belirsiz tarihsel ya da dile ve atalara sadakatle ve bu yeni doğan milli yüksek kültürlerle kendilerini henüz tanımlamaya çalışan halklara sahip birçok lehçeli karmaşık bir harita üzerinde, benzer rakiplerle vahşi bir rekabete girerek hakim oldu ve ya olmaya çalıştı. Modern dünyanın nesnel koşulları onları bu kültürlerden biriyle tanımlamaya zorladı; fakat bu gerçekleşene kadar Alman ve İtalyan milliyetçilerinin sahip oldukları, açıkça tanımlanmış bir kültürel temelden yoksun kaldılar.

 

Doğu milliyetçiliklerinin bu “bölünen/ayrışan” karakteri çarpıcı bir şekilde Türk halkları arasında da görülmektedir. Lombardiyalı bir İtalyan ile Sicilyalı bir İtalyan arasındaki fark Özbek ve Kırgız olarak adlanan Türk halkları arasındaki farktan az olmamakla birlikte bizim inşa edemediğimiz ya da yok edilen kültür camiası sorunu İtalyanlar arasındaki birlik hissinin Türk halkları arasında olmayışına yol açtı. Yok edilen tabirini kullanma nedenim; ilginçtir 11. yy sonlarında Kaşgarlı Mahmud’un, 19. yy İtalyan milliyetçilerinin Milan ve Napoli İtalyanlarından aynı kültür şemsiyesi altında bahsetmesi gibi, değişik Türk boyları hakkında örnekler verirken 20. yy başlarında Türk Yurdu dergisinde makale yazar gibi bunların hepsinin Türk dilli olduğunun bilincinde olmasıdır. Yine bu sebeplerden ileri gelen yapay kimlik inşalarının(Stalin ve İlminski) her ne kadar önemli bir etkisi olsa da en amiyane tabirle “yazı dili” ve ya “kültür camiası” oluşturamadığımız için kültürümüz Alman milletleşmesi değil Bavyeralı, Renli, Prusyalı örneklerine eş görülebilecek Özbek, Kırgız, Kazak gibi “yeni doğan -sözde- yüksek kültürlerle kendilerini tanımlamaya çalışan, birçok lehçeli, karmaşık bir harita üzerinde ve benzer” grupların milletleşmeleri olarak ortaya çıkacaktır. Balkanlarda olduğu gibi siyasal sınırlar içerisindeki bu grupların karmaşıklığı da bugün Türkistan coğrafyasında aynı (işlenmemiş) kültürün birbirleriyle Özbek- Kırgız etnik çatışmalarına dönüşmesine neden olmaktadır. Modern dönem öncesi kültürel birlik ve ya “iyi tanımlanmış” yüksek kültür oluşturamama durumu Türk halklarının Doğu milliyetçiliklerinin yaşadığı komplikasyonları görmesine neden olmuştur.(O.B.)

Diaspora Milliyetçiliği(3. Tür)

 

21. Siyonist Kongre 1939
  • Plamenatz tarafından tamamen dışlanan, fakat meşgul olduğu iki türün farklı bileşimleri için de geçerli olan, tamamen aynı unsurların bir sonraki bileşiminden zorlanarak çıkarsanan üçüncü bir milliyetçilik biçimini doğurmuştur.
  • Tarımsal düzende paryalara gerek duyulmasının tek nedeni idari yapı içinde mevkilere belirli insanların yerleştirilmesi değildir. Büyücülük, metallere şekil vermek, maliye, seçkin askeri gruplar ve çeşitli benzer sırlar ya da bazı durumlarda herhangi bir tür kilit uzmanlık, ona erişebilen uzmana tehlikeli bir iktidar sağlamış olabilir. Bu tehlikeyi bertaraf etmenin bir yolu, bir yandan uzmanlığa bir hoşgörü besleyip ve belki loncanın ya da kastın tekelini onaylamak diğer yandan da bu toplumsal oyuğun itilmeye ve nefrete terk edilmiş siyasal görevinden, yani baskı araçlarının nihai denetiminden ve onurundan uzaklaştırılmış, ancak kültürel açıdan kolayca tanımlanabilen bir grup tarafından işgal edilebileceği konusunda ısrar etmektir.
  • Hareketli, anonim ve merkezi kitle toplumunun gelişiyle bu durum radikal olarak ve ciddi bir biçimde değişmektedir. Mali, ticari ve şehre özgü işlerde uzmanlaşanlar için bu özellikle böyledir. Yaygın bir hareketlilik ve işlerdeki değişimle birlikte belirli bir kültürel grubun bazı etkinliklerin tekelini elinde tutması artık mümkün değildir. Kazanlı işlere göz dikildiğinde, bu işler bir azınlığa, hele toplumsal damga yemiş azınlığa bırakılmaz.
  • Aynı zamanda daha önce uzmanlaşmış ve bölünmüş nüfuslar yeni hedefler ve yeni yaşam tarzları söz konusu olduğunda belirgin bir avantaja sahiptirler. Kentli yaşam tarzları, akılcı hesaplarla edindikleri alışkanları, yüksek okuryazarlık oranları ve muhtemelen bir kitabı olan dinleri, onları, yeni yaşam tarzına eski yönetici sınıf ve ya köylülük üyelerinden daha fazla uygun kılar.
  • Modernleşme koşullarında eski uzmanlaşmış azınlık grupları eski engellerinden kurtuldukları gibi, tekellerini ve güvenliklerini de kaybetmektedirler. Daha önce gördükleri eğitim ve yönlendirme, bu azınlıkların, yeni ve herkese açık olan ekonomik dünyada rakiplerinden çok daha başarılı olmasına yol açmıştır.
  • Ancak bu deneyim aynı zamanda siyasal iktidarsızlık ve kendini savunmaya dayanan topluluk hukukuna teslim olma geleneğini de barındırıyordu. Bu da eninde sonunda, daha mesleğe girerken kabullendikleri bir bedel olarak görülebilir : O çok kuvvetli ve tehlikeli, yanlış ellerde bulunmaması gereken bazı aletleri kullanabilme hakkına sahip olabilmek için kendilerini siyasal ve askeri açıdan iktidarsız kılmak zorundaydılar. Fakat böyle bir gelenek olmasaydı da azınlık statüsünde olmaları, çoğunlukla farklı kent merkezlerine dağılmış olmaları ve savunulabilir nitelikte bir toprak bütünlüğüne sahip olmamaları zaten onları siyasal ve askeri açıdan zayıf kılacaktı. Bu tür ekonomik açıdan çok parlak bazı gruplar, çok uzun bir dağılmışlık, kentleşme ve azınlık statüsü geleneğine sahiptirler: Gerçekten de Yahudilerin Rumların, Ermenilerin ya da Zerdüştlerin durumu böyledir.
  • Ekonomik üstünlük ve kültürel tanımlanabilirliğin siyasal ve askeri zayıflıkla çakışmasından doğan felaketler ve trajik sonuçlar çok iyi bilinmektedir, tekrarına bile gerek yoktur. Sonuçları soykırımdan ülkeden kovulmaya kadar uzanır.
  • Bu koşullar altında azınlık da, Köyistan göçmen işçilerinin karşılaştıkları farklı koşullardan doğan benzer seçeneklerle karşı karşıyadır. Asimile olabilir(..)başka bir seçenek, kendini uzmanlığından ve azınlık statüsünden uzaklaştırmaya çalışmak ve artık uzmanlık dışı kendine özgü taze milli kültürün yeni koruyucusu olarak kendi devletini yaratmaktır. Dağılmış bir kent nüfusunun başlıca sorunu gerekli milli toprak temelinin atılmasıdır. Köyistanlı köylüler köylü olduklarından dolayı yakında Köyistan Krallığı daha sonra Sosyalist Köyistan haline gelmeye aday olan bir toprağa kaçınılmaz olarak sahiptirler.
  • Bu tür milliyetçilikler için, toprak elde etmek ilk ve belki de en önemli sorundu. Yunanlılar ilk önceleri, hiyerarşiyi alt üst ederek iktidarı ele geçirip Bizans’ı yeniden canlandırmak için Osmanlı İmperatorluğundan ayrılmayı pek düşünmemişlerdi. İlk Yunan ayaklanması da Yunanistan topraklarında olmadı, şimdiki Romanya’da oldu. üstelik Osmanlı sistemindeki durumları da oldukça iyiydi. Güney Yunanistan olarak bilinen yerin ulusal toprak olarak kabul edilişi sonradan ortaya çıktı.
  • Başarılı diaspora milliyetçiliğinin en meşhur ve dramatik olanı İsrail’inkidir ve Hugh Trevor-Roper’ın deyimiyle “Avrupa milliyetçiliklerine en az benzeyen ve son örnektir.” İki bin yıllık tarih, Yahudilere toprak bırakmamıştı, hele İsrail üzerinde hiç bir yerleri olmamıştı; bu tarih,otarşik modern bir devletin, kapalı ticaret devletinin temelini oluşturacak dengeli bir halk yaratmak yerine, Yahudileri, başka toplumların bünyesinde, sürekliliği olmayan ancak oldukça yüksek derecede uzmanlaşmış tabakalar halinde yaşattı. Eninde sonunda önce Doğu Avrupa’da sonra da Yahudi soykırımı döneminde boydan boya tüm Avrupa’da sürdürülen zulmün yarattığı etki sayesinde bu olağanüstü dönüşüm başarıldı. Bu zulüm, geleneksel organik işbölümünde uzmanlaşmış topluluklar çağı sona erdiği zaman, kültürel açıdan fark edilebilen, ekonomik açıdan ayrıcalıklı ve siyasal açıdan savunmasız toplulukları ne tür bir sonun beklediğini her şeyden daha iyi bir biçimde ortaya koymaktadır.
  • Yahudiler örneğinde ortaya çıkan insanlık dönüşümü, dünyadaki akımın tersine işlemişti: Kentli üst düzeyde okur-yazar incelmiş ve kozmopolit halk, en azından kısmen toprağa dönmüş ve daha içe dönük hale getirilmişti. Normal olarak köylülerden söz edip kentli üreten milli süreç kendi lafzıyla tersten ilişkilidir. Kentli geçmişi olan insanlardan böylesi bir kabile insanı köylü üretmek kolay anlaşılabilir iş değildir ve bu köylü ve asker rolü verilen bu insanlar aslında bir çeşit dünyevi keşişlik düzeni tarafından yaratılmıştı. Bu düzenin bir ideolojiye ihtiyacı vardı ve tarihsel bir tesadüf sonucu ona gönüllüler sağlayan entelektüel çevreler içinde sosyalizm ve popülizmin duruma uygun bir karışımı kullanılabilir ve yaygındı.
  • Yunan ve Ermeni milliyetçiliği, genellikle daha zengin olan ve modern Avrupa’nın zenginlik yaratan ekonomilerini, kendi Müslüman-Osmanlı efendilerinden daha iyi anlayan halklar arasından doğdu. (Elie Kedourie’den alıntı)

Milliyetçiliğin Geleceği

 

Greek stamp shows the Battle of Maniaki (1971)
  • Tüm sanayi toplumlarının eninde sonunda birbirlerine benzeyeceği tezi ya da ne olursa olsun, uzun vadede bunun böyle olacağı doğru olabilir. Özellikle kültü ve milliyetçilik bağlamında ne bekleyebiliriz?
  • Aynı teknoloji insanları aynı türden bir faaliyete, aynı hiyerarşi biçimlerine sürüklüyor ve var olan teknikler ve üretim hayatının gereklerinden dolayı aynı tür boş zaman etkinlikleri ortaya çıkıyor. Farklı diller muhtemelen varlıklarını sürdüreceklerdir ; fakat uygulamaya konan toplumsal kullanımları, ortaya koyabilecekleri anlamlar yaygın bir biçimde paylaşılan sanayi kültürü içindeki herhangi bir dilinkiyle aynı olabilir. Böyle bir dünyada bir dilden diğerine geçen bir insan, yeni bir kelime dağarcığı öğrenmek zorundandır, benzer şeyler ve durumlar için yeni kelimeler ve en kötüsü, tamamen dilsel anlamıyla yeni bir grameri öğrenmek zorunda kalabilir; fakat bunlar, insanın uyum sağlayabilmesi için kendisininden beklenebileceklerin sınırının oluşturur. Ondan yeni düşünce biçimleri istenmez. Eski ve bilinen bir ihtiyaç için yeni bir deyim bulmaktan başka bir şeye ihtiyacı olmadığından emin bir biçimde bir sözlük taşıyarak turistler gibi idare edebilir:Turist bir bölgeden diğerine gider ve bilir ki, her birinde insanın ihtiyaçları oda, yemek , içki, petrol, turizm ofisi ve birkaç başka şeyle sınırlıdır.
  • Herkes tarafından bilinen, uluslararası ve ideolojiler üstü bir gençlik kültürü var.
  • Sanayi toplumlarının yüksek kültürleri, daha genel anlamdaki yüksek kültürler arasında özel bir yere sahiptirler ve birbirlerine tarım toplumlarınkinden daha çok benzerler. Sanayi toplumları ortak bir bilişsel temele ve bilinçli olarak küresel bir ekonomiye bağlıdırlar.
  • Erken milliyetçiliğin itici gücü olan entelektüellerin bugünün ulus devletler dünyasında, bir zamanların devletarası ruhbanları gibi, devletler arasından en rahat, en az önyargıyla gezen kimseler olması ironiktir.
  • Ben bu olgunun(milliyetçilik O.B.) bir gün geçeceğine inanmıyorum. Bu noktada J. F. Revel’i izleme eğilimindeyim:” Les peuples ne sont pas tous les m-mes. Ils ne l’étaient gas dans le misPre, ils ne le sont aps dans le luxe” (Milletlerin hepsi birbirine benzemez. Yoksullukları da farklıdır lüksleri de)
  • İki büyük, siyasal açıdan yaşayabilir, bağımsızlığı hak eden kültürün tek bir siyasal çatı altında bir arada yaşayabileceğini ve tek bir siyasal merkezin her iki kültürü de mükemmel bir tarafsızlık içinde koruyup bu kültürlere hizmet verebileceğini düşünmek hala zordur.
  • Benzer bir ekonomik temele sahip olmalarına rağmen kültürel yaşam ve iletişim biçimleri arasındaki farklılıkların, ayrı bir hizmeti ve dolayısıyla egemen olup olmadıklarına bakılmaksızın ayrı kültürel-siyasal birimleri gerektirecek kadar büyük kalacakları yolunda güçlü bir eğilim görülmektedir.
  • Bu konuda doğru, bana ortada bir yerde duruyor gibi geliyor. İleri sanayi toplumunun ortak ekonomik altyapısı ve bunun kaçınılmaz belirtileri insanların kültüre bağımlı olduklarını, kültürün oldukça geniş alanlarda bir standardizasyona gereksinim gösterdiğini ve merkezi aygıtlar tarafından korunup, onların hizmet gerektirdiğini göstermeye devam edecektir. Başka bir deyişle, insanlar işe alınabilirliklerini ve toplumsal kabul edilebilirliklerini, akrabalık ve yerel kurumlar tarafından temin edilemeyen sürekli ve karmaşık bir eğitime borçlu olmaya devam edecektir. Bu böyle olduğuna göre siyasal birim ve sınır tanımlamaları, kültürlerin dağılımını kolaylıkla göz ardı edemeyecektir. Bu anlamda milliyetçilik çağının sona ermesi beklenmemelidir. Fakat milliyetçi keskinliğin azalması beklenebilir. Bu çelişkiyi keskinleştiren, erken sanayileşmenin ve bu sanayileşmenin dağılımının düzensizliğinin yarattığı toplımsal uçurumlardı. Bu toplumsal uçurumlar belki de, tarım toplumunun gö kırpmadan tahammül ettiğinden daha kötü değildi; fakat artık bunlar zaman ve görenek tarafından yumuşatılmış ya da meşrulaştırılmış da değildi; bir bakıma eşitlik için umut ve beklentiyi teşvik eden hareketlilik gerektiren durumlarda ortaya çıkıyordu.
  • Oldukça istikrarlı tarım toplumlarında devletler kurulduğunda, “milletler” etnik gruplar milliyetçi değillerdi. Ne kadar ezilip sömürülseler de sınıflar, kendilerini etnik olarak tanımlayamadıkları zaman siyasal sistemi alaşağı edemediler. Ancak bir millet,bir sınıf yani aslında hareketli olabilecek bir sistemde görünen ve eşit olmayan bir biçimde dağılmış bir kategori haline geldiğinde siyasal bakımdan bilinçli ve aktif olabiliyor.

Milliyetçilik ve İdeoloji

Ukrayna’nın bağımsızlık savaşı 2014
  • (Milliyetçiliğin O.B.) Kendini algılayışı ile gerçek doğası tersten ilişkilidir., diğer başarılı ideolojilerde eşine rastlanmayan sahte bir yalınlığı vardır. Bunlardan dolayı bana öyle geliyor ki , genel anlamında, kendi peygamberlerinin çalışmalarından milliyetçiliği öğrenemeyeceğiz.
  • Ancak her zaman Elie Kedourie gibi milliyetçiliğin açık bir düşmanına uyarak, milliyetçiliği, rastlantısal olarak Avrupalı düşünürler tarafından ortaya atılmış bir ihtimal, göz ardı edilebilecek bir sapma olarak görmek de feci olabilir.
  • Milliyetçilik, milliyetçilerin ileri sürdükleri gibi bir öğreti değil , bir olgu olarak bir dizi toplumsal koşulun içinde vardır ve bu koşullar bizim zamanımızın koşullarıdır.
  • Böylesine geniş ve yaygın bir gücün birbirleriyle hiçbir ilintisi olmayan noktalarda böylesine kuvvetle ve kendiliğinden parlayan ve her şeyi yutan bir orman yangınına dönüşmesi için çok az yellemeye gerek duyulan böyle bir alevin sadece filozofların çapraşık çalışmalarından kaynaklandığını öne sürmek biraz tuhaftır.
  • Gerçekte, milliyetçilik çağı insanı, diğer çağların insanlarında daha iyi ya da kötü değildir. Daha iyi olabileceğine dair ufak bir kanıt da vardır. İşlediği suçlar diğer çağlarda işlenenlerle aynıdır. Ancak daha görünür bir durumdadırlar; çünkü insanları artık daha çok sarsmakta ve daha güçlü teknolojik araçlardan yararlanmaktadırlar.
  • Milliyetçilik Kant’a bir karşı tepkidir, ondan kaynaklanan bir şey değil.
  • Arap ülkeleri kültürel açıdan İngilizlerle Yeni Zelandalılara oranla birbirlerinden çok daha farklı olmalarına rağmen Arapların birleşme konusundaki başarısızlığından yakınan Araplar çoktur. Kendisini dünyaya tek birim olarak tanıtamamalarından dolayı, İngilizlerin ve Y. Zelandalıların uluslararası ve genel konumlarında önemli bir zarar görmüyor olması bu yakınmaya bir teselli oluşturabilir.(..) Bunun tersine Arapların ve Latin Amerikalıların ve birleşme öncesi ondokuzuncu yüzyıl İtalyanlarının ve Almanlarının siyasal güçlerinin, siyasal çatılarının bölünmüşlüğü nedeniyle azaldığı ileri sürülebilir.

Sonuç

Başka konularda olduğu gibi bunda da ilgilendiğimiz fenomene kesin bir tanım getirdiğimizde onu hemen hemen doğru bir şekilde açıklamaya yaklaşmış oluruz. Fakat yine de milliyetçi ilkenin tarihini bir düşünelim ya da biri milliyetçilik çağından önce, diğeri de ilkenin etkili olmasından sonra çizilmiş iki etnografik haritayı ele alalım.

Birinci harita Kokoschka’nın çizdiği bir resmi andırır. Resmin tümüne hakim bir deseni olmakla beraber, çeşit çeşit renk noktaları öyle bir kargaşa oluşturur ki ayrıntılı net bir desen seçilemez. Büyük bir çeşitlilik, çoğul bir görüntü ve karmaşıklık, bütünün tüm belirgin parçalarına hâkimdir: Resmi oluşturan atomlara benzetebileceğimiz en küçük toplumsal grupların; birçok kültürle karmaşık, muğlak ve birden fazla ilişkisi vardır. Bu ilişkilerin bazılarını konuşulan dil bazılarını hâkim inanç sistemi ve hatta bu sistemin yanı sıra başka inanç ya da pratikler dizisi, bunun dışında idari görevler nedeniyle bağlılık ve buna benzer başka örnekler oluşturur. Siyasal sistemin resmine gelince, buradaki karmaşıklık kültürel alandakinden hiç de aşağı kalmaz. Bir amaç doğrultusunda, belli bir bağlamdaki itaat başka bir zamandaki itaatin zorunlu olarak aynısı değildir.

Modigliani, The Amazon

Şimdi de modern dünyada yer alan bir alanın etnografik ve siyasal haritasına bir bakalım. Harita bu kez Kokoschka’nın değil de, örneğin Modigliani’nin bir resmini andırmaktadır. Çok az gölgeleme yapılmış, düzgün ve düz alanlar açıkça birbirinden ayrılmakta, başlangıç ve bitiş noktaları oldukça net gözükürken muğlaklığa ve üst üste binen alanlara çok az yer verilmiş. Haritanın kendisinden temsil ettiği gerçekliğe geçecek olursak, siyasal otoritenin etkileyici bir biçimde tek tür bir kurumun tekelinde, yani oldukça büyük ve tümüyle merkezileşmiş bir devlette yoğunlaştığını görürüz. Genellikle bu tür tüm devletler, sınırları içinde yayılmış olan ve kendini idame ettirebilmek için söz konusu devlet tarafından denetlenen ve çoğunlukla doğrudan bu devlet tarafından yürütülen merkezi bir eğitim sistemine bağımlı olan bir tür kültür ve iletişim tarzına nezaret eder, onu korur ve onunla özdeşleşir; yani bu tür devletler meşru şiddetin tekeline sahip olduğu gibi, belki de daha fazla ölçüde, meşru kültürün de tekeline sahiptir. Bu tür bir devletin kontrol ettiği toplumun kendisine baktığımızda, bütün bunların neden böyle olması gerektiğini de görürüz. Bu toplumun ekonomisi ancak bireyleri gerçekten tek bir yüksek kültür içinde toplumsallaştığı ölçüde gerçekleşebilecek bir hareketliliğe ve söz konusu bireyler arasında var olacak iletişime dayanır. Bu gelişmenin öngördüğü standarda ise, önceleri yerel alt topluluklarda olduğu gibi, insanlara eski usullerle günlük yaşam içindeki işlerinin gereği öğretilerek erişilemez. Bu, ancak oldukça yekpare bir egitim sistemiyle mümkün olabilir.

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir