Milliyetçilik Kuramları II — Hayal Edilen Cemaatler, Benedict Anderson

Hemen paylaş

“Milliyetçilik Kuramları” adlı kendine has “ders notları” şeklinde derlediğim serinin bir diğer kitabını bitirmiş bulunmaktayım. Benedict Anderson’ın bu eseri Türkçe’ye “Hayali Cemaatler” şeklinde hatalı olarak çevrildiğini vurgulamak zorundayım. İskender Öksüz’ün de belirttiği üzere “Aslında çeviriyi “Tasavvur edilen, hayal edilen cemaatler” diye yapmak daha doğrudur. Çünkü Anderson, gerçek dışı anlamında hayalî değil, hayal edilen diyor: Kullandığı kelime “imagined”dir, “imaginary” değil.”

Benedict Anderson “print capitalism”in ve ulusal dillerin seçkinlerin antik dillerini alaşağı etmesinin millet oluşumuna katkısını eserinde genişçe vurguluyor. Ayrıca modernite öncesi var olan kimliklerin ve kültürlerin nasıl dönüşüme uğradığını ve milletin neden modernitenin yegane unsuru olduğunu bize açıklıyor. Öte yandan Anderson’da Avrupa merkezcilikten uzaklaşma çabası görülüyor. Latin Amerika ve Güney Asya’ya dair ilgi çekici tespitler bulacağınıza inanıyorum. Yazdığım bu “ders notu”nda neredeyse yazılanların tamamı Anderson’a ait, sadece (o.b) işareti ile biten maddeler benim şerhlerimdir. İyi okumalar…

  • Hayaledilmiş Cemaatler’in orijinal metninin doğrudan vesilesi olan 1978-79’daki Çinhindi’ndeki silahlı çatışmalar, üzerinden yalnızca 12 yıl geçtikten sonra bile, sanki başka bir çağa aitmiş gibi görünüyorlar. O zaman beni ürküten olasılık, sosyalist devletler arasında yeni büyük savaşların çıkmasıydı. (..) 1983’te Sovyetler Birliği’nin “21. yüzyılın enternasyonalist düzeninin öncüsü olduğu kadar, 19. Yüzyılın ulus öncesi hanedanlık devletinin de mirasçısı” olduğunu yazmıştım. Ama Viyana, Londra, Konstantinopolis, Paris ve Madrid’den yönetilen devasa çok dilli ve çok halklı mülkleri yok eden milliyetçi infilakların izini sürerken, bu yolun hiç değilse Moskova’ya kadar çıkacağını göremedim.
  • Hakkında çıkan bütün yazılardan, Hayaledilmiş Cemaatler’in bu Avrupa merkezci taşralılığı yerinden oynatamamış olduğunu ve milliyetçiliğin Amerika kıtasındaki kökenleri hakkındaki kilit bölümün görmezlikten gelindiğini görmek beni şaşırttı. Bu soruna bulabildiğim  yegane acil çözüm, maalesef, 4. Bölümün adını “Criollo Öncüler” şeklinde değiştirmek oldu.
  • Benedict Anderson bu ikinci baskıda iki bölüm ekleme yapmıştır. (o.b.)
  • “Nüfus Sayımı, Harita ve Müze” adlı bölüm, 19. yüzyıl sömürge devletinin (ve bu devletin zihniyet yapısından türeyen politikaların) tamamen bilinçsiz bir tarzda, kendisiyle mücadele etmek üzere ortaya çıkan milliyetçilerin kullandığı grameri, nasıl diyalektik bir tarzda şekillendirdiğini çözümlemek üzere yazıldı. Hatta daha da ileri giderek, devletin, sanki bir kehanette bulunuyormuşçasına, daha tarihsel varoluş kazanmadan kendi yerel düşmanlarını hayat ettiği bile söylenebilir.  Nüfus sayımının kişileri soyut bir şekilde diziselleştirmesi/nicelleştirmesi; haritanın siyasal mekanı nihai olarak bir logoya dönüştürmesi ve müzenin bütün dinleri dünyevi bir soyacağında bir araya getirmesi, birbirleriyle iç içe geçerek bu tahayyülün oluşumuna katkıda bulunmuştur.
  • İkinci ekin kaynağı ise, 1983’te Renan’ı alıntılarken ne söylediği hakkında en ufak bir fikrim olmadığını keşfetmekten kaynaklanan mahcubiyetti: Benim alaycı olduğunu sandığım bir yerde, aslında son derece garip, yadırgatıcı bir şey söylüyordu. Bu mahcubiyet beni yeni ortaya çıkan milletlerin kendilerini neden ve nasıl kadim olarak hayal etmek zorunda olduklarına dair makul hiçbir açıklama yapmamış olduğumun da farkına varmak zorunda bıraktı. Konu üzerine yazılmış bilimsel yazıların çoğunda Makyavelci bir el çabukluğu, bir burjuva fantezisi ya da tarihsel hakikatin çarpıtılması olarak görülen şey bana şimdi daha derin ve daha ilginç gelmeye başladı. (..) Eğer milliyetçilik benim farz ettiğim gibi bilinç biçimindeki köklü bir değişikliğin ifadesiyse, bu kopuşun farkına varmak, daha eski bilinç biçimlerini unutmak ve kendi anlatısını yaratmak durumunda değil midir?

GİRİŞ

  • Bu kitabın 1983’te yazılıp 1991’de sonuna iki bölüm eklendiğini belirtmeliyim. (o.b)
  • Belki henüz çok farkında olmasak da, Marksizm’in ve Marksist hareketlerin tarihinde meydana gelen temelli bir dönüşüm, üstümüze çökmüş durumda.
  • Bugün artık ancak güveni sarsılmaz olanlar, bu yüzyılın son yıllarında  çıkacak olası savaşlarda, küçük sosyalist devletler bir yana SSCB ile ÇHC’nin aynı tarafta savaşacağı ya da aynı tarafı destekleyebileceğine dair iddialarda bulunmaya kalkışabilirler.
  • Bu tür değerlendirmeler, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana başarıya ulaşmış bütün devrimlerin, kendilerini milli terimlerle tarif ettikleri ve  bu yolla, devrim öncesi geçmişten devralınan bölgesel ve toplumsal mekana sıkı sıkıya kök salmış oldukları gerçeğinin altını çizmeye yarıyor.
  • Gerçeklik oldukça çıplak: Bunca zamandır kehaneti yapılan “milliyetçilik çağının sonu” görünürde olmaktan çok uzak.
  • Ulus, milliyet, milliyetçilik; çözümlenmek bir yana her birinin tanımlanabilirlik açısından son derecede kötü bir şöhreti var. Devasa bir liberal tarihçilik ve toplumsal bilimler geleneğini devralan ve milliyetçilik üzerine İngilizcedeki en iyi ve kapsayıcı metni yazan Hugh Seton-Watson, üzüntüyle şunu kaydediyor: “Dolayısıyla, millet için herhangi bir ‘bilimsel tanım’ yapılamayacağını teslim etmek zorunda kalıyorum; oysa ortada bir fenomen var ve var olmaya devam ediyor”.(..) Marksist tarihçilik ve toplumsal bilimler geleneğini devralan ve çığır açıcı The Break-up of Britain’in yazarı Tom Nairn, büyük bir açık sözlülükle, “Milliyetçilik teorisi Marksizm’in büyük tarihsel başarısızlığını temsil ediyor” diyor.

 

  • Bu kültürel yapımların (millet ve milliyetçiliklerin o.b.) 18. Yy sonuna doğru yaratılmalarının, farklı tarihsel güçlerin kesiştiği noktada meydana gelen bir kendiliğinden damıtım sürecinin ürünü olarak gerçekleştiklerini; ancak bir kez yaratıldıktan sonra “modüler” hale geldiklerini be dolayısıyla çok farklı toplumsal coğrafyalara, farklı bilinçlilik dereceleriyle aşılanabilir, farklı siyasal ve ideolojik kümelenmeleri içerebilir ya da onlar tarafından içerilebilir olduklarını göstermeye çalışacağım.

KAVRAMLAR VE TANIMLAR

 

  • Milliyetçilik üzerine çalışan teorisyenleri şu üç paradoks şaşırtmış hatta kızdıragelmiştir: 1. Milletlerin, tarihçinin gözündeki nesnel modernliği karşısında milliyetçilerin gözünde sahip oldukları öznel kadimlik. 2. Sosyo-kültürel bir kavram olarak milliyetin biçimsel evrenselliği karşısında kavramın somut tezahürlerinin iflah olmaz bir biçimde tikel olması; öyle ki örneğin “Yunan uyruğundan olmak” tanımı gereği sui generis’tir. 3. Milliyetçiliklerin, siyasal güçleriyle karşılaştırıldığında ortaya çıkan felsefi sefaletleri, hatta tutarsızlıkları. Başka bir deyişle diğer –çiliklerle karşılaştırıldığında milliyetçilik kendine Hobbes’lar, Tocqueville’ler, Marx’lar ya da Weber’ler ölçeğinde büyük düşünürler yaratamadı.
  • Millet hayal edilmiş bir siyasal topluluktur. Kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.
  • Hayal edilmiştir, çünkü en küçük milletin üyeleri bile diğer üyeleri tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında hiçbir şey işitmeyecektir ama yine de her birinin zihninde toplamlarının hayali yaşamaya devam eder.
  • Cemaatler (communities) birbirlerinden hakikilik/sahtelik boyutu üzerinde değil, hayal edilme tarzlarına bağlı olarak ayrıştırılmalı.
  • Millet, bir topluluk, bir cemaat olarak hayal edilir, çünkü her millette fiilen geçerli olan eşitsizlik ve sömürü ilişkileri ne olursa olsun, millet daima derin ve yatay bir yoldaşlık olarak tasarlanır. Son iki yüzyıl boyunca milyonlarca insanın, birbirlerini öldürmekten çok, böylesi sınırlı hayaller uğruna ölmeye razı olmalarını mümkün kılan şey, son kertede bu kardeşlikti.

 

Kültürel Kökler

 

  • Milliyetçiliğin modern kültürünün hiçbir sembolü, Meçhul Asker mezar ya da anıtları kadar şaşırtıcı ve kayda değer değildir.
  • Milliyetçiliğin büyüsü, rastlantıyı yazgıya dönüştürmesidir.
  • İddiam, milliyetçiliğin bilinçli olarak benimsenmiş siyasal ideolojilerle ilişkilendirilerek değil, kendisini önceleyen ve onlardan kaynaklanmış olduğu büyük kültürel sistemlerle ilişkilendirilerek incelenmesi gerektiğidir. Şimdiki amaçlarımız bakımından bizi ilgilendiren iki kültürel sistem, dinsel cemaat ile hanedanlık mülkü.

Dinsel Cemaat

  • Hristiyanlık, İslam ümmeti ve kendisini Çinli değil, dünyanın merkezi olarak niteleyene Orta Krallık bile ancak kutsal bir dil ve yazı aracılığıyla hayal edilebilirlerdi.(..) Latincenin, Palinin, Arapçanın ya da Çincenin kapsayabileceği alan, bu yüzden teorik olarak sınırsızdır.
  • Ontolojik gerçeklik ancak tek ve ayrıcalıklı bir temsil sistemi ile kavranabilir: Kilise Latincesinin, Kuran Arapçasının ya da Sınav Çincesinin hakikat dili. (yazar, her temsilin bir ilk misalin tekrarını içerdiğini vurgulamak için representation’daki tekrar eki olan re’yi re-presentation şeklinde yazmış ç.n)
  • Milliyetçiliğe tamamen yabancı bir eğilime, başkalarını kendi dinine döndürerek kazanma, eğilimine sahiptirler. (..) Bu süreç içinde eskiden barbar olanlar “Orta Krallık olur, Atlas Dağları İslamiyeti olur, İlongo Hristiyanlığı olur. (..)  Eninde sonunda, bu kutsal dil aracılığıyla dönme sayesindedir ki bir “İngiliz” Papa; bir “Mançu” da Göğün Evladı olabildi.
  • (..) 1500’den önce basılan kitapların yüzde 77’si hala Latinceydi. 1501’deki 88 basımdan 8’i dışında hepsi Latince iken, 157’ten sonraki basımların çoğu hep Fransızca oldu.(..) Yalnızca genel bir popülerlik meselesinden de söz etmiyoruz burada. Bir süre sonra ama aynı baş döndürücü hızla, Latince tüm Avrupa yüksek entelijansiyasının dili olmaktan çıktı.
  • Kısacası, Latincenin düşüşü, eski kutsal dillerle bütünleştirilen kutsal cemaatlerin parçalanma, çoğullaşma ve bölgeselleşme sürecini örnekliyordu.

 

Hanedanlık Mülkü

 

  • Meşruiyetini, yurttaşlardan çok uyruklardan ibaret olan nüfustan değil, kutsallıktan alır.
  • Modern tasarımlara göre devletin egemenliği, yasal olarak tespit edilmiş sınırlarının içinde kalan her santimetre kare üzerinde, aynı tamlıkta, yaygınlıkta ve şaşmazlıkla işler. Ama devletin bir merkezden hareketle tanımlandığı bu eski tahayyüle göre, sınırlar geçirgen ve belirsizdi ve egemenlikler sınırlarda tam olarak tespit edilemeyen bir şekilde iç içe geçerdi. Paradoksal gibi görünse de, modern çağ öncesi imparatorluk ve krallıkların iktidarlarını son derece heterojen ve üstelik her zaman birbirlerine bitişik yaşamayan nüfuslar üzerinde uzun dönemler boyunca sürdürebilmelerini mümkün kılan bu özellikleriydi.
  • Kraliyet soyları itibarlarını, çağrıştırdıkları kutsallık halesinin yanı sıra soy karışımlarından alıyorlardı. (..) Londra’da 11. Yüzyıldan beri “İngiliz” bir hanedanın hüküm sürmemiş olması tipiktir; ya Bourbonların milliyeti için ne diyeceğiz?
  • 17. Yüzyılda kutsal kraliyetlerin sahip oldukları otomatik meşruiyet Batı Avrupa’da inişe geçti.(..) 1789’dan sonra artık Meşruiyetin( 1815 Viyana Kongresi meşru hanedanların yönetimi prensibi) yüksek sesle ve bilinçli olarak savunulması gerekti ve bu süreç içinde monarşi “yarı standart” bir model haline geldi. Tenno ve Göğün Evladı, “İmparator”a dönüştürler.

 

Zaman Tasavvurları

  • Ne var ki millet olarak tasarlanan cemaatlerin, basit bir şekilde dinsel cemaatlerin ve hanedanlık mülklerinin içinden çıkarak onların yerini aldığını düşünmek dar görüşlülük olur. Kutsal cemaatin, dil ve soyların gerilemesinin berisinde,  dünyayı kavrama tarzında meydana gelen köklü bir değişim yatıyordu ve milletin “ tasavvur edilmesi”ne en çok katkıda bulunan da bu oldu.
  • Bu dönüşüm hakkında bir fikir edinebilmek için (..) Ortaçağ kiliselerindeki kabartma ve vitrayları (..) resimleri incelemek yararlı olur. Yıldızı izleyerek İsa’nın doğduğu ahırı bulan çobanların hatları Burgundia köylülerinkini andırır. Bakire Meryem bir Toscana tüccarının kızı olarak resmedilir.

 

  • Modern müzelerin restorasyoncu  anlayışıyla Bakire Meryem’i Sâmi hatlarla ya da “birinci yüzyıl” kılık kıyafeti içinde resmetmek o zamanlarda tahayyül bile edilemezdi, çünkü zamanın, geçmiş’le şimdi’nin birbirlerinden radikal bir şekilde ayrıştığı sonsuz bir neden sonuç zinciri olarak kavranması Ortaçağ Hristiyan zihniyetine tamamen yabancıydı.
  • Bloch, Ortaçağ’da insanların “kendilerini tefekküre verdiklerinde zihinlerinde en uzakta olan fikrin, uzun bir geleceğe sahip genç ve diri bir insan soyu düşüncesi olduğu,” sonucuna varıyor. (..)Benjamin’in “Mesihçi” zaman dediğine benze bir biçimde, zamanı, geçmişle geleceğin eşzamanlı olarak içinde bulunduğu anlık bir şimdi olarak kavrıyor.
  • Ortaçağ’ın zaman-boyunca-eşzamanlılık kavrayışının yerini alan “homojen ve içi boş zaman” fikri oldu. Burada eşzamanlılık, deyim yerindeyse, çaprazlama (transverse) zamandır; zamanları keserek işleyen ve işareti, haber ya da vaat ve gerçekleşmesi değil, saat ve takvimle ölçülen zamansal rastlantı ve çakışmalar olan bir eşzamanlılık.
  • Homojen ve içi boş bir zamanda takvim boyunca ilerleyen bir sosyolojik organizma fikri, tarihte aşağı (ya da yukarı doğru) ilerleyen kütlesel bir cemaat olarak tasarlanan model millet fikrinin çok açık bir benzeşidir. Bir Amerikan 240 M küsur vatandaşından ancak bir avuç içi kadarının, onları tanımak bir yana, adını bilebilir. Herhangi bir anda ne yapmakta oldukları hakkında en ufak bir fikri bile yoktur. Ama kendisiyle ortak ve eşzamanlı faaliyetlerin sürekliliğine güveni tamdır.
  • Anderson, bu “homojen içi boş zaman” tahayyülünü somutlaştırmak adına milliyetçilikle iç içe geçmiş bazı 19. yy romanlarından örnek verir. Bu romanlarda Ortaçağ eşzamanlığının aksine olaylar arka plan sunulmadan başlar ve belirli bir takvim arasında geçer. Ayrıca birbirlerini tanımayan insanlardan oluşan bir anonim kitlenin hayali bir cemaat olarak çizilmesini vurgular. Birkaç yorumunu aşağıya ekliyorum. (o.b.)
  • Hiçbir şey, romanın ne kadar homojen ve içi boş bir zaman içinde yer aldığını, eski vakayinamelerin, efsane ve kutsal kitapların o kadar tipik bir özelliği olan, girişte yer alıp genellikle insanın yaradılışına kadar uzanan soy ağaçlarının romanlardaki yokluğu kadar iyi gösteremez.
  • Daha başlangıçta birbirlerini tanımayan, anonim yüzlerce insanın, belirli bir on yılın belirli bir ayında bir akşam yemeği partisini tarışması imgesinin hayali bir cemaat çizdiğini kaydetmek yeterli.
  • En çarpıcı olanı da Balagtas’ın zamanı nasıl ele aldığı. Lumbera’nın dikkat çektiği gibi “hikayenin gelişimi kronolojik düzene uymaz. Olaylar in medias res(her şeyin ortasında) başlar ve bütünü ancak flashback hizmeti gören bir dizi konuşma aracılığıyla öğreniriz.
  • Hayali bağın ikinci kaynağı, bir kitap biçimi olarak gazete ile piyasa arasındaki ilişki. Gutenberg İncilinin ilk yayımlanışıyla 15. Yy sonu arasında geçen 40 küsur yıl içinde Avrupa’da 20 M adet imal edildiği tahmin ediliyor. 16. Yy’da bu sayı 200 M’a ulaşmıştı.
  • Özel bir anlamda da olsa kitap, modern tarzda kitlesel ölçekte üretilen ilk sanayi ürünüydü.

  • Bu açıdan bakıldığında gazete kitabın “aşırı ucu”dur; devasa ölçekte satılan ama popülerliği uçucu bir kitap. Bir günlük best-seller’lar diyebilir miyiz? Basıldığı sabahın ertesinde gazetenin işi bitmişliği aynı zamanda, tam da bu yüzden, olağanüstü bir kitlesel ayini mümkün kılar: Bir kurgu olarak gazetenin neredeyse eşzamanlı olarak tüketilmesi. (..) varlıklarından emin olunmakla birlikte kimlikleri hakkında en ufak bir fikre sahip olunmayan binlerce (veya milyonlarca) kişinin, aynı ayini eşzamanlı olarak yerine getirdiğini herkesin duyduğu güven tamdır. Dahası bu ayinler bitmez tükenmez bir şekilde günlük ya da yarı-günlük aralıklarla takvim boyunca tekrarlanır. Hayali bir cemaatin dünyevi, tarihsel bir saate bağlanmış bir biçimi için daha iyi örnek nasıl bulunabilir?
  • Temelde bir milleti hayal etmenin, ancak ve ancak her üçü de son derece eski ve insanların zihinleri üzerindeki hükmü aksiyom mertebesinde olan üç kültürel tasarımın etkilerini yitirmeye başladıkları yer ve zamanlarda mümkün olduğunu savundum. Bunlardan birincisi, kendileri de hakikatin ayrılmaz bir parçası olduklarından kutsal yazı dillerinin, ontolojik hakikate ulaşmakta ayrıcalıklı bir konuma sahip oldukları fikriydi.(..) İkincisi, toplumların yüksek merkezlerin – başka insanlardan ayrı ve farklı olan, kozmolojik(ilahi) bir bağış/buyruktan ötürü hükmeden kralların – altında ve etrafında örgütlendiği inancıydı.(..) Üçüncüsü ise, kozmoloji ile tarihi ayırt edilemez, dünyanın ve insanların kökenlerini ise özdeş kılan zaman tasarımıydı… Bir araya geldiklerinde bu inançlar, bu insanların hayatlarını eşya tabiatına sıkı sıkıya bağlanmış, varoluşun gündelik dertlerine belli bir anlam vermiş ve çeşitli biçimlerde bunlardan bir kurtuluş yolu sunmuş oluyorlardı.
  • İktisadi değişimin, “buluşlar”ın, giderek artan ve hız kazanan iletişimin baskısı altında bu iç içe kesinliklerin eşitsiz çöküşü – önce Batı Avrupa’da sonra başka yerlerde – kozmoloji ile tarihi birbirinden hoyratça kopardı. Dolayısıyla, kardeşlik(dinsel cemaatin yerine o.b.), iktidar(hanedanlık mülkü yerine o.b) ve zamanı(ortaçağ eşzamanlılığı yerine o.b) anlamlı bir şekilde yeniden birbirine bağlama arayışının da bu gelişmelerle başlaması şaşırtıcı olmasa gerek. Bu arayışı hem kışkırtma hem de verimli kılma konusunda en önemli etken kapitalist yayıncılık oldu; sayıları hızla artmakta olan insanların kendileri üstüne düşünmelerine ve kendilerini başka insanlarla çok kökten bir anlamda yeni tarzlarda ilişkilendirmelerine imkan verdi.

ULUSAL BİLİNCİN KÖKENLERİ

  • Her ne kadar, basılı malzemelerin bir meta haline dönüşmesi, eşzamanlılık hakkında toptan yeni bazı fikirlerin doğmasına yol açan kilit unsurduysa da, bu noktada, henüz yalnızca “yatay-dünyevi çaprazlama zaman” tipi cemaatlerin doğuş anına gelmiş oluruz. Bu tür cemaatlerden, topluluklardan biri olan millet, neden bu kadar popüler oldu? (..) önceliğin kapitalizme verilmesinde önemli gerekçeler var.
  • Avrupa ölçeğinde yaşanan nakit sıkıntısı, yayıncıları giderek daha çok halk dillerinde basılmış ucuz edisyonların perakendeciliğine yöneltti.
  • Kapitalizmin halk dillerinin yaygınlaşması yolunda yarattığı devrimci etki, ikisi doğrudan doğruya milli bilincin gelişmesine katkıda bulunan üç dışsal etkenden ötürü yeni bir ivme kazandı. Birincisi ve son kertede en az önemli olanı Latincenin kendi içindeki değişimdi. Hümanistlerin Hristiyanlık öncesi antik çağların çok yönlü edebiyatını canlandırma çabaları yüzünden (..) artık kullandıkları dil, giderek Cicero’nunkini andırmaya ve dolayısıyla Kilise’nin ve gündelik hayatın dilinden uzaklaşmaya başlamıştı.
Trinity College Dublin, Ireland

 

  • İkinci etken, kendi başarısını büyük ölçüde kapitalist yayıncılığa borçlu olan Reform’un etkisiydi. Matbaa çağından önce Roma, Batı Avrupa’da sapkınlığa karşı giriştiği bütün savaşları kazandı, çünkü iç iletişim hatları daima hasımlarınınkinden daha iyiydi. Ama 1517’de Martin Luther tezlerini Wittenberg katedralinin kapısına çiviledikten hemen sonra tezlerin Almanca çevirileri yayımlanmış ve “15 günde ülkede tezlerin görülmediği bölge kalmamıştı”. (..) 1522 ila 1546 yılları arasında Kitab-ı Mukaddes çevirisinin tamamı ya da bir kısmı toplam 430 edisyon halinde yayımlandı. (..) Sonuç olarak Luther, bu şekilde tanınan ilk best-seller yazar oldu.
  • Protestanlıkla, ucuz, popüler edisyonlardan kâr eden kapitalist yayıncılık arasındaki koalisyon kısa zamanda, özellikle de Latinceyi ya hiç bilmeyen ya da çok az bilen tüccar ve kadınlar arasında yeni okur kamuoyuları yaratırken, aynı zamanda onları dinsel siyasal davalar uğruna seferber etti.
  • Üçüncü etken, konumları sayesinde geleceğin mutlakiyetçileri olmaya aday bazı monarkların halk dillerinden, idari merkezileşmenin bir aracı olarak yararlanmalarıydı.
  • İdari halk dillerinin doğuşu hem yayıncılığı hem de 16. yüzyılın büyük dinsel kabarışlarını öncelemişti; dolayısıyla kutsal cemaatlerin aşınmasında, bu etken diğerlerinden bağımsız bir rol oynadığı varsayılmalı.
  • Yeni ulusal toplulukların hayal edilebilirliğine asıl olumlu etkide bulunan, yeni bir üretim ve üretim ilişkileri sistemi (kapitalizm), bir iletişim teknolojisi (matbaa) ve insanlığın mahkum olduğu dilsel çeşitlilik arasındaki, belki de rastlantısal ama altüst edici etkileşimdi.
  • Matbaa öncesi Avrupa’da ve elbette dünyanın diğer yörelerinde, konuşanları için hayatlarının o zaman da şimdi de her şeyi olan dillerin çeşitliliği baş döndürücü boyutlardaydı; o kadar ki, eğer kapitalist yayıncılık sözü edilen dillerden her birinin sunduğu potansiyeli sömürmeye kalkışsaydı, son derecede küçük ölçekli bir kapitalizm olarak kalırdı. Ama bu çeşitli lehçelerin, belirli sınırlar içinde çok daha az sayıdaki yayın dilleri halinde derlenmesi mümkündü. (..) Başka hiçbir şey, birbirleriyle ilişkili halk dillerinin “derlenmesine” dilbilim ve sözdiziminin dayattığı sınırlar içinde, matbaa yoluyla çoğaltılabilen ve piyasa aracılığıyla yaygınlaştırılmaya elverişli yayın dilleri yaratan kapitalizm kadar büyük katkıda bulunmadı.
Cromwell in the Battle of Naseby in 1645

 

  • Bu yayın dilleri, üç farklı yoldan ulusal bilincin temellerini attılar. Bunlardan en birincisi ve önemlisi, Latincenin altında ama konuşulan halk dillerinin üzerinde bir düzeyde, birleşik bir mübadele ve iletişim alanı yaratmak oldu. (..) Bu süreçte bir yandan kendi dil alanları içinde yer alan yüzbinler ya da milyonlarca insanın farkına varırken, aynı zamanda yalnızca o yüzbinler ya da milyonarın bu şekilde kendileriyle aynı alana ait olduğunun da farkına vardılar. Yayın aracılığıyla bağlı oldukları bu okur-yoldaşlar, kendi dünyevi, tikel ve görünür görünmezlikleriyle ulusal olarak hayal edilen cemaatlerin nüvelerini biçimlendirirler.
  • İkinci olarak kapitalist yayıncılık dile yeni bir sabitlik kazandırdı. Bu sabitlik, uzun vadede, öznel millet kavramları için son derece merkezi bir rol oynayan kadimlik fikrinin inşa edilmesine katkıda bulundu.(..) Örneğin her ne kadar modern Fransızca, Villon’un 15. Yyda yazdığı Fransızca’dan belirgin biçimde farklıysa da, değişim hızı 16. Yyda tayin edici bir şekilde yavaşladı. (..) 17. yüzyılda atalarımızın kelimeleri bizim için, Villon’un kelimelerinin onun 12. yüzyıl ataları için olmadığı kadar ulaşılabilir bir nitelik taşıyor.
  • Üçüncü olarak, kapitalist yayıncılık eski idari halk dillerinden farklı bir iktidar dili yarattı. İster istemez, bazı lehçeler yayın diline daha “yakındı” ve bu lehçeler yayın dilinin alacağı nihai biçim üzerinde egemenlik kuruyorlardı.
  • Bugünkü Türkiye, İran, Irak ve SSCB sınırlarına dahil edilmiş olan ve Türk dilleri ailelerine mensup dilleri konuşanların durumu özellikle ibret verici. Bir zamanlar Arapça yazı sistemine sahip, derlenebilir ve dolayısıyla karşılıklı olarak anlaşılabilir bir konuşulan diller ailesi oluşturan bu diller, bugün söz konusu birliklerini bilinçli manipülasyonlar sonucu yitirmiş durumdalar.

 

CRİOLLO ÖNCÜLER

  • 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başı Amerikan devletleri, Avrupa’daki 19. yüzyıl ortası milliyetçiliğinden hareketle türetilebilecek ve belki de bu yüzden, milliyetçiliğin yükselişi hakkındaki Avrupa’daki tartışmaların çoğuna egemen olmuş iki etken tarafından açıklanamayacağı için özel bir öneme sahip.
  • Bir kere, ister Brezilya’yı düşünelim, ister ABD’yi ister İspanya’nın eski sömürgelerini, hiçbirinde dil, onları bağlı bulundukları imparatorluk metropolünden ayıran bir unsur değildi. ABD de dahil olmak üzere hepsi, savaştıkları insanlarla aynı dili ve aynı geçmişi paylaşan “criollo”lar (safkan Avrupa kökenli olmakla birlikte Amerika kıtasında doğmuş kişi) tarafından kurulmuş devletlerdi.
  • İkincisi, (..) hiç değilse Orta ve Güney Amerika’da 18. yüzyılın sonunda Avrupa tarzı “orta sınıflar” henüz önem kazanmamıştı. Entelijansiya  denebilecek de pek bir şey yoktu. Daha önce de gördüğümüz gibi Amerika’daki ilk İspanyolca roman 1816’da, bağımsızlık savaşlarının patlak vermesinden epey sonra yayınlanmıştı. Aşağı sınıfları siyasal hayata dahil etmeye çalışmak bir yana Venezuela, Meksika ve Peru gibi önemli örneklerde, Madrid’den bağımsızlaşma yolundaki atılıma başlangıçta hız vermiş kilit etkenlerden biri “aşağı sınıfların” siyasal seferberliğinden, yani zenci-köle ve yerli ayaklanmalarından duyulan korku olmuştu.(perulu isyankar tupac amaru isyanı fotosu koy)
  • Liberator (kurtarıcı) unvanı ile tanınan Bolivar’ın kendisi bir keresinde “ bir zenci ayaklanmasının İspanyol istilasından bin kere kötü olacağı” yolunda fikirler yürüttü.
  • Ama bunlar yine de ulusal bağımsızlık hareketleriydi. Bolivar köleler hakkındaki fikrini değiştirdi. Dostu San Martin 1821’dde gelecekte bu toprağın insanlarının Kızılderililer ya da yerliler adlandırılmayacaklarını; Peru’nun çocukları ve yurttaşları olacaklarını ve bundan böyle Perulular olarak anılacaklarını ilan etti.
Simon Bolivar
  • Her ne kadar İspanya’nın saldırganlığı ve liberalizm ruhunun etkisi, İspanyol Amerika’da direniş içgüdüsünü anlamakta merkezi bir rol oynuyorsa da, kendi başlarına, Şili, Venezuela ve Meksika gibi birimlerin nasıl olup da duygusal olarak kabul edilir ve siyasal olarak geçerli varlıklar haline geldiğini(..) açıklamaya yetmezler. Her ne kadar bağımsızlık tarihsel toplumsal bir oluşum olarak uzun vadede yüksek criollo sınıfların işine yaradıysa da, o sınıfların 1808-28 yılları arasında yaşayan gerçek üyelerinin birçoğu mali açıdan mahvoldu.
  • Nedir öyleyse? Bir yanıtın ilk ipuçları “yeni Güney Amerika cumhuriyetlerinden her birinin 16. yy’dan 18. yy’a kadar idari bir birim olagelmiş olmasında yatıyor.
  • Yalnızca Amerika kıtasında değil dünyanın diğer yörelerinde de idari birimlerin zaman içinde nasıl anayurtlara dönüştüğünü görmek için, idari örgütlenmelerin anlam yaratma tarzlarına bakmak lazım.
  • Yeni Çağ Avrupası’nın büyük krallıklarının Avrupa ötesine yayılmalarının, ilkece, görkemli kıtalarötesi bürokrasiler yaratacak şekilde genişletmesi beklenebilirdi. Ama öyle olmadı. Mutlakiyetçi aygıtın araçsal akılcılığı, Atlantik’in doğu kıyılarında ancak arada bir işledi. İspanyol Amerika’da 1813’ten önceki 170 naipten yalnızca 4’ü criollo idi. (..) Devrimin eşiğinde Meksika’da criollo’ların peninsulares’e (İber yarımadasında doğup, Latin Amerika’da yaşayanlar) oranı 70’e 1 olduğu halde tek bir criollo piskopos vardı. Söylemeye bile gerek yok, İspanya’da bir criollo’nun önemli bir resmi mevkiye geldiği neredeyse işitilmemişti.
  • İspanya’da doğmuş memurlar Zaragos’dan Cartegena’ta ondan Madrid’e, Lima’ya ve tekrar Madrid’e seyahat edebiliyorlardı. “Meksikalı” ya da “Şilili” criollo’lar tipik olarak yalnızca sömürge Meksikası ya da Şilisi’nde görev yapabiliyorlardı. Bir criollo’nun sarmal tırmanışının doruğu, ulaşmayı umabileceği en yüksek idari merkez, imparatorluğun, kendisini içinde bulduğu idari biriminin başkentiydi. Ama bu dar ve rahatsız hac sırasında, dostlarının temelinin, yalnızca haccın katettikleri bölümü değil, Atlantik ötesinde doğmuş olmaktan kaynaklanan kader ortaklığı olduğunu sezdiği yoldaşlarla karşılaşıyordu.(..) Amerika kıtasında doğmuş olmak arızası onu astlığa mahkum ediyordu. (..) Amerika kıtasında doğan biri gerçek bir İspanyol olamaz; ergo*(öyleyse) İspanya’da doğan peninsular da gerçek bir Amerikalı olamaz.( “nacido en las Américas, no podía ser un español auténtico; ergo, nacido en España, el peninsular no podía ser una americano auténtico”)
  • Bugün Kıbrıs’ta da bir tür “criollo”(Bağımsızlık öncesi Kıbrıs’ta olan ve doğan Türkler) “peninsular”(Bağımsızlık sonrası Türkiye’den gelmiş ve ya Türkiye’de doğmuş Kıbrıslılar) ve “metropol”(Türkiye Cumhuriyeti) ayrışması yaşanmakta gibi gözükmektedir. Kıbrıs Türklüğünün protestosunu bu bölümdeki ilginç çıkarımlarla karşılaştırarak okumak bize bakış açısı sağlayacaktır diye düşünmekteyim (o.b.)

 

  • İşe yeni başlayan matbaacılar, ürünleri arasında çoğunlukla en büyük (bazen de tek) yazarı oldukları bir gazete bulunduruyorlardı. (..) İşe asıl olarak pazarın eklentileri olarak başladılar. İlk gazeteler, metropol haberlerinin yanı sıra ticari haberler, gemilerin ne zaman gelip ne zaman gittiği, hangi limanlarda hangi malların hangi fiyatlardan satıldığı, sömürgeye yapılan siyasal atamalar, zenginlerin düğünleri vesaire hakkında haberler içeriyordu. Başka bir deyişle, şu düğünle o gemiyi, bu fiyatla şu piskoposu aynı sayfada bir araya getiren, sömürge idaresinin yapısı ile bizzat pazar sisteminin kendisiydi. Bu yoldan Caracas’ın gazetesi çok doğal, neredeyse apolitik bir tarzda, belli bir aynı gazeteyi okuyanlar topluluğu arasında, bu gemilerin, gelinlerin, piskoposların ve fiyatların ait olduğu bir hayali cemaat yarattı. Tabii zaman içinde buna siyasal unsurların da katılacağını beklememek olmazdı.
  • (Amerika kıtasındaki milliyetçiliklerde o.b.) (..)hac yollarındaki criollo memurlar ve criollo yayıncılar belirleyici tarihsel rol oynadılar.

ESKİ DİLLER, YENİ MODELLER

 

  • “Millet “ patenti alınması imkansız bir icat haline geldi. Birbirlerinden çok farklı ve bazen beklenmedik eller tarafından aşırılabilir oldu.
  • 16. Yy sırasında, Çin’de, Japonya’da Güneydoğu Asya’da ve Hindistan alt kıtasında, o zaman kadar ancak belirsiz rivayetler aracılığıyla haberdar olunan ya da Meksika’daki Aztekler ve Peru’daki İnkalar örneğinde olduğu gibi hiç bilinmeyen muhteşem medeniyetlerin Avrupalılar tarafından “keşfi”, insanlığın telafi edilmez bir çoğulculuğa mahkum olduğu görüşünü getirdi.
  • Keşif ve fetih, sırası geldiğinde Avrupa’nın dil üzerindeki görüşlerinde de bir devrim yarattı. (..) Dil, dışsal bir güçle konuşan arasındaki bir süreklilik olmaktan çıkarak, dili kullananların kendi aralarında kurup gerçekleştirdikleri içsel bir alan olmaya başladı.
  • Bu keşiflerden karşılaştırmalı gramer incelemeleri yapan, dilleri aileler şeklinde sınıflandıran, unutulmuş “proto-dilleri” bilimsel akıl yürütme yoluyla yeniden kuran filoloji çıktı. Hobsbawm’ın haklı olarak söylediği gibi “evrimi çekirdeğine yerleştiren ilk bilim” doğmuş oluyordu.
  • Bu nokradan itibaren eski kutsal diller, aşağı sınıftan halk dillerinin alacalı kalabalığıyla eşit düzlemde ilişki kurmak zorunda kaldılar. Bu, kapitalist yayıncılığın söz konusu kutsal dillere dayattığı ve onları pazara açan tenzil-i rütbe sürecini tamamlıyordu. Eğer bütün diller ortak bir dünya-içre statüye sahiptiyse, o zaman hepsi ilkece, eşit bir ilgiye ve incelemeye layık demekti. Ama kimin tarafından. Artık hiçbiri Tanrı’ya ait olmadığına göre mantıken bu dillerin yeni sahipleri tarafından: her dilin kendi konuşanları ve “okuyanları” tarafından.
  • Anderson, milliyetçi hareketlerin oluşumunda o toplumların leksikograflarının(sözlük bilimi), gramercilerinin, filologlarının ve ediplerinin öncü rol üstlendiklerini bir düzine örnek göstererek vurgulamaktadır. Türk milliyetçiliğine dair de bir örnek verir.(o.b.)
  • Türk milliyetçiliğinin tohumlarını da 1870’lerde İstanbul’da halk dilinde canlı bir yayıncılığın ortaya çıkışında izlemek mümkün.
  • Leksikografların, filolografların, gramercilerin, folklorcuların, bestekârların devrimci faaliyetlerini bir boşluk içinde sürdürmedikleri açık olsa gerek. Eninde sonunda bunlar, yayın pazarının üreticileriydi ve o sessiz çarşı aracılığıyla da tüketici kamuoyuna bağlanmışlardı. Kimdi bu tüketiciler? (..) 1840’ta o zamanın en ileri devletleri olan Britanya ve Fransa’da bile, nüfusun yarısının (geri Rusya’da neredeyse %98’inin) okuryazar olmadığını hesaba katarsak, “okuyan sınıflar”ın belli bir güce sahip insanlar olduğu anlaşılır. Bunlar soylular, toprak sahipleri, saray erkânı ve ruhbanlardan oluşan eski egemen sınıfa ek olarak, orta sınıfların yükselmekte olan pleb kökenli küçük memurları, meslek sahipleri ve ticaret ve sanayi burjuvazileriydi.

 

  • Okuryazar olmayan bir soyluluk yine de bir soyluluk olarak davranabilirdi. Ama ya burjuvazi? İşte buyurun size, mecazi anlamda ancak kopyaları aracılığıyla varolabilen bir sınıf. Lille’deki bir fabrikatör Lyon’daki fabrikatöre ancak ortak bir etkilenmeler zinciri ile bağlıydı. Onları birbirlerinin varoluşundan haberdar olmaya zorlayan hiçbir gerekçe yoktu; tipik olarak birbirlerinin kızlarıyla evlenmiyorlar ya da birbirlerinin mülkünün mirasına konmuyorlardı. Ama kendileri gibi binlerce ve binlerce insanın varolduğunu, yayın dili sayesinde gözlerinin önüne getirebilmeyi başarıyorlardı. Okuryazar olmayan bir burjuvazi hayal bile edilemez. Yani dünya-tarihsel açıdan bakıldığında, burjuvaziler tamamen hayali bir temel üzerinde dayanışma kurmayı becerebilen ilk sınıflardır. Ama Latincenin halk dillerindeki kapitalist yayıncılık tarafından iki yüzyıldır yenilgiye uğratılmış bulunduğu 19. Yy Avrupası’nda, bu dayanışmanın halk dillerinin anlaşılırlıkları ile çizilen azami bir sınırı vardı.
  • Nairn’in şu çarpıcı formülü bir yere kadar doğru “Milliyetçiliğin yeni orta sınıf kökenli entelijansiyasının kitleleri tarihe davet etmesi gerekiyordu ve davetiyenin de onların anlayabileceği bir dille yazılmış olması gerekliydi.” Ancak neden davetiyenin bu kadar cazip geldiğini ve neden çok farklı ittifakların bu davetiyeye başvurduklarını, son olarak milliyetçiliğin korsanlanabilirliğine başvurmadan anlayamayız.
  • Devrimin, yaratanları ve kurbanları tarafından ezici ve baş döndürücü bir şekilde yaşanan olayları kendine ait adı olan bir “şey” galine geldi: “Fransız Devrimi”.(..) “O”nun niçin patlak verdiği, “o”nun neyi hedeflediği, “o”nun niçin başarıya ya da başarısızlığa ulaştığı, dostlar ve düşmanlar arasında sürdürülen sayısız polemiğin konusu oldu; ama deyim yerindeyse “o” olduğu hakkında artık kuşkuya yer yoktu.
  • Amerikan kargaşasının içinden şu hayal edilmiş gerçeklikler ortaya çıktı.: ulus devletler, cumhuriyetçi kurumlar, eşit yurttaşlık, halk egemenliği, ulusal bayrak ve marşlar vb. Bunların karşıtları ise tasfiye oldu: hanedanlık imparatorlukları, monarşik kurumlar, mutlakiyetçilikler, tabiiyetler, devralınmış soyluluklar, serflikler, gettolar ve diğerleri.
  • Sonuç olarak daha önce değilse de 19. Yy’ın ikinci on yılında, “bağımsız ulusal devlet modeli” korsanlanabilir hale gelmişti.

 

RESMİ MİLLİYETÇİLİK VE EMPERYALİZM

 

  • (19.) Yüzyılın ortasına varıldığında, bütün hanedanlar şu ya da bu halk dilini devlet dili olarak kullandıkları ölçüde ve bütün Avrupa’da ulus düşüncesinin itibarı hızla artmakta olduğundan Avrupa-Akdeniz monarşilerinde, göz kırpmakta olan ulusal kimliklerden birine doğru yanaşma yönünde belirgin bir eğilim vardı. Romanoflar Büyük Rus, Hanover hanedanı İngiliz, Hohenzollernler de Alman olduklarını keşfettiler – kuzenleri de biraz daha güçlükle de olsa Rumen, Yunan ve benzeri olduklarını keşfetti.
  • Kaiser II. Wilhelm kendisine “1 no.’lu Alman” rolünü biçtiğinde, kendisinin; kendisiyle aynı türden bir sürü içinden biri olduğunu, işlevinin temsili olduğunu ve dolayısıyla ilkece Alman yoldaşlarına ihanet edebileceğini örtük olarak teslim etmiş oluyordu. 1918’de Almanya’nın başına gelen felaketten sonra ima etmiş olduğu bu söze yakalandı. Alman ulusu adına davranan sivil politikacılar ve Genelkurmay bilinmeyen bir Hollanda varoşuna sepetlediler onu.
  • Hanedanların “vatandaşlığa kabul edilmeleri” Seton-Watson’un vurucu bir terimle “ resmi milliyetçilik “ dediği şeyin doğmasına yol açtı. (..) Bu “resmi milliyetçilikleri” anlamanın en iyi yolu, onları, tabiyet değiştirirken hanedanın Ortaçağlardan beri biriktirilmiş devasa çok dilli mülkleri üzerindeki iktidarını koruyabilmenin, ya da başka bir deyişle, milletin dar ve kısa derisini imparatorluğun dev bedenin kapsayacak şekilde germenin bir yolu olarak düşünmektedir. Bu yüzden Çar’ın uyruklarından oluşan heterojen nüfusunun “ Ruslaştırılması “ , biri kadim, diğeri ise çok yeni karşıt iki siyasal düzenin şiddetli ve bilinçli bir şekilde birbirlerine lehimlenmesi anlamına geliyordu.
  • “Resmi milliyetçiliği” anlamanın yolu, bunun Avrupa’da 1820’lerden beri yayılmakta olan popüler milliyetçi hareketlerden sonra ve onlara tepki olarak geliştiğini hatırlatmaktan geçer.
  • Hiçbir şey resmi İngiliz milliyetçiliğinin temel çelişkisi olan imparatorlukla millet arasındaki içsel uyumsuzluğu bunun kadar iyi örnekleyemez.
  • 1873’te Britanya Birleşik Krallığı’ndan epey önce Japonya askerliği herkes için zorunlu hale getirdi. (..)ayrıcalıklı bir sınıf olan samuraylığı tasfiye etti. Japon köylülüğü feodal “han” sisteminin boyunduruğundan kurtarıldı ve bundan böyle doğrudan doğruya devlet ve ticari-tarımsal toprak sahipleri tarafından sömürülmeye başladı. 1889’da bunları Prusya tarzı bir anayasa ve sonunda bütün erkeklere oy hakkı izledi. Bu düzenli kampanya sırasında kısmen rastlantısal olan üç unsurun Meiji adamlarına yardımı oldu. Birincisi Japonya’nın, iki buçuk yüzyıllık yalıtılmışlığının ve Bakufu’nun içteki yatıştırmalarının sonucu olan Japonya’nın göreli olarak oldukça türdeş etnik ve kültürel yapısıydı. İkincisi İmparatorluk soyunun eşi bulunmaz kadimliği (Japonya, monarşinin kayıtlı tarih boyunca tek bir hanedanın tekelinde bulunduğu yegane ülkedir) ve (Bourbonlarla Habsburgların aksine) sembolik Japonluğu, resmi-milliyetçi amaçlar için İmparator’dan yararlanılmasını göreli olarak kolaylaştırıyordu. Üçüncüsü, Batı müdahalesinin nüfusun siyasal olarak bilinçli bütün unsurlarını yeni ulusal terimlerle tasarlanmış bir özsavunma programının çevresinde seferber edecek kadar ani, kitlesel ve tehditkâr olmuş olmasıydı.
  • Her biri (..) okul ve yayın aracılığıyla birer propaganda malzemesi haline getirilen Japon düzenli ordusunun 1894-95’te Çin karşısındaki, donanmasının 1905’te Çarlık karşısındaki göz kamaştırıcı başarıları, Tayvan’ın 1895’te Kore’nin 1910’da ilhakı, muhafazakâr oligarşinin gerçekten de Japonların giderek kendilerini üyesi olarak tasarlamaya başladıkları milletin gerçek temsilcileri olduğu izleniminin yaratılmasında çok önemli bir rol oynadı.

  • Bu milliyetçiliğin yönetici çevrelerin dışında da saldırgan ve emperyalist çehreye bürünmesi en iyi şu iki etkenle açıklanabilir: Japonya’nın uzun yalıtılmışlığının mirası ve resmi-milliyetçi modelin gücü.
  • “Nasıl bir millet içerisindeki sınıf mücadeleleri eşitsiz dağılımın yeniden düzenlenmesini sağlarsa milletler arasındaki onurlu bir dava uğruna girişilen savaşlar da bugünkü adil olmayan ayrımları düzeltecektir. Britanya İmparatorluğu bütün dünyada servete sahip olan bir milyonerdir; Rusya da yerkürenin kuzey yarısını işgal eden büyük bir toprak sahibi.  Japonya ise kıyılara serpilmiş adacıklarıyla proleterlerden biridir; büyük tekelci güçlere savaş ilan etmeye hakkı vardır. Proletaryanın ülke içindeki sınıf savaşı hakkı tanıyıp da , proletaryanın milletler arasındaki savaşını militarizm ve saldırganlık diye lanetleyen Batılı sosyalistler kendi kendileriyle çelişkiye düşüyorlar… Eğer işçi sınıfının birleşip adil olmayan otoriteleri kan dökerek devirmesi meşruysa, Japonya’nın ordu ve donanmasını yetkinleştirerek adil olmayan uluslararası sınırları yeniden düzenlemek üzere savaşmasını kayıtsız şartsız onaylamak gerekir. Akılcı sosyal demokrasi adına Japonya, Avustralya ve Doğu Sibirya üzerinde mülkiyet hakkı iddia ediyor” [Japonya’nın Yeniden Kuruluşu İçin Bir Çerçeve – Kita Ikki]
  • (..) İşte karşımızda resmi milliyetçiliğin doğasını gösteren güzel bir örnek – yeni oluşmakta olan ulusal terimlerle tasarlanmış topluluğun dışarıda bırakma ya da marjinalleştirme tehdidine karşı egemen grupların benimsediği önleyici bir strateji.
  • 19. Yüzyılda Macar milliyetçiliğinin gelişmesi ise “resmi” modelin damgasını daha farklı bir şekilde taşıyor. Latince konuşan Macar soyluluğunun, II. Joseph’in 1780’lerde Almancayı imparatorluğun yegane devlet dili haline getirme girişimine nasıl öfkeyle karşı çıktığını daha önce kaydetmiştik. Bu sınıfın nispeten avantajlı kesimi, imparatorluk Almanı bürokratların egemenliğindeki merkezileştirilmiş, işleyişi hantallıktan kurtarılmış bir idare altında kendi “arpalıklarını” yitireceklerinden korkuyorlardı. Vergi ve zorunlu askerlik karşısındaki bağışıklıklarının yanı sıra, serfler ve kırsal bucaklar üzerindeki kontrollerini yitirme olasılığı, sınıfın alt katmanlarında panik yaratıyordu.
  • Aynı zamanda okuryazarlığın yavaş yavaş artması, bir yayın dili olarak Macarca’nın yaygınlaşması ve küçük, fakat enerjik bir liberal entelijansiyanın gelişmesi, soyluluğunkinden çok farklı bir şekilde tasarlanmış “popüler” bir Macar milliyetçiliğini uyandırıyordu. Daha sonraki kuşaklar için Lajos Kossuth’un temsil edeceği bu popüler milliyetçilik, şanlı doruğuna 1848 devriminde kavuştu. Devrimci rejim Viyana’nın tayin ettiği valilerden kurtulmakla kalmadı, sözde Macarlığın kökenlerine uzanan feodal Soylu Bucaklar Meclisi’ni de tasfiye etti; serfliği ve soyluların vergi bağışıklığını kaldıracak, mülk tahsisatını köklü bir şekilde değiştirecek reformların yapılacağını ilan etti.

  • Feodal ayrıcalık ve güvenliklerden geniş ölçüde yoksun kalan büyük latifunda tarzı toprak işleten, enerjik Alman ve Yahudi girişimcileriyle rekabet etme yeteneğinden yoksun eski orta ve küçük Macar soyluluğu öfkeli ve ürkmüş bir kırsal eşraf derecesine düştü. Ama talih kuşu onlardan yanaydı. 1866’da Königgrætz’da Prusya ordusu karşısında uğradığı yenilgiyle küçük düşen Viyana, 1867 Ausgleich’ında (Taviz) İkili Monarşi kurumuna razı olmak zorunda kaldı. Ausgleich’tan ilk yararlananlar bir grup liberal zihniyetli yüksek Macar aristokratı ile eğitilmiş meslek sahipleri oldu.(..) Kont Gyula Andrassy’nin yönetimi, 1868’de çıkardığı bir Milletler Yasası ile Macar olmayan azınlıklara “Macaristan’ı bir federasyona çevirmekten başka, iddia ettikleri ya da edebilecekleri bütün hakları” tanıdı. Ama 1875’te başbakanlığa Tisza’nın gelmesiyle, gerici eşrafın, Viyana’nın müdahale edemediği eski konumlarını yeniden kazanabilecekleri bir dönem açılmış oldu. (..) Böylelikle, “toprak ağaları tahsis edilmiş mülklerini, eşraf ise tahsis edilmiş işini koruyabilmiş oluyordu.” İşte 1875’ten sonra Milliyetler Yasası’nı bir kağıt parçası haline getiren acımasız zorunlu Macarlaştırma politikasının toplumsal temeli buydu.(..) Jaszi haklı olarak 19. yüzyıl sonunda uygulanan Macarlaştırmayı “Rus Çarlığının Lehler, Finler ve Ruthenyalılar’a karşı; Prusya’nın Lehler ve Danimarkalılara karşı uyguladığı politikalarla” karşılaştırıyor.(..) nüfusun yalnızca %54’nün Macarca’yı anadili olarak konuştuğu bu ülkenin 413 kişilik parlamentosunda yalnız 8 Rumen ve Slovak temsilci vardı.
  • Bu resmi milliyetçilikler, kendilerini önceleyen ve büyük ölçüde kendiliğinden ortaya çıkan popüler milliyetçilik modelinden uyarlanmış, gerici demesek bile muhafazakâr politikalardı.
  • “İnsanın milliyetçiliğin daha sonraki emperyalist gelişmesinin milliyet fikrinin gerçek kaynaklarından mı yoksa başlangıçtaki milliyetçi hedeflere yabancı bazı grupların tekelci çıkarlarından mı kaynaklandığını sorası geliyor” (Oscar jaszi)
  • Hemen her durumda resmi milliyetçilik, milletle hanedanlık mülkü arasındaki bir aykırılığın üstünü örtüyordu. Bu yüzden bütün dünyada bir sürü yeni çelişki ortaya çıktı: Macarlaştırılması gereken Slovaklar, İngilizleştirilmesi gereken Hintliler, Japonlaştırılması gereken Koreliler vardı; ama bunların hiçbirinin egemen milleti idare etmeyi mümkün kılan hac yolculuklarına (devletin her yerinde idari görev alma o.b.) katılmalarına izin verilmeyecekti. Davet edildikleri şölen her defasında bir Barmecide ziyafeti çıkıyordu.

SON DALGA

  • Son zamanların (dünya savaşları sonrası) “sömürge milliyetçiliği” gözden geçirilirken bununla daha eski bir çağın sömürge milliyetçilikleri arasındaki merkezi bir benzerlik hemen göze çarpıyor: her milliyetçiliğin bölgesel kapsamının bir önceki emperyalist idari biriminki ile eş biçimli olması.
  • Genç kahverengi derili ya da siyahi bir İngiliz, metropolde, criollo öncülerin asla edinemeyeceği bir eğitim gördüğü durumlarda bile, bu, tipik olarak söz konusu bürokratik haccı ilk ve son yapışı oluyordu. Bundan sonraki yükseliş ve düşüş eğrisinin varabileceği en üst nokta, tayin edilebileceği en üst idari merkez oluyordu: Rangoon, Akkra, Georgetown ya da Colombo. Ama her kısıtlı yolculuğunda aralarında giderek artan bir ortaklık hissedebileceği iki dilli yoldaşlar bulabiliyordu. (..) İşte bu kalıptan sömürü devletini adım adım ulusal devlete dönüştüren o ince, yarı gizli süreç doğdu.

  • Yer küreye yayılmış Avrupa imparatorluklarının yalnızca büyüklükleri ve boyunduruk altındaki nüfuslarının kalabalıklığı bile, yalnızca metropolden alınma ya da hatta criollo kadrolarla kurulmuş bir bürokrasinin ne kurulabilir ne de maliyeti kaldırılabilir olması anlamına geliyordu. Sömürge devletinin ve bundan bir süre sonra şirket sermayelerinin bir memurlar ordusuna ihtiyacı vardı. Kullanışlı olabilmeleri için bunların iki dilli olmaları, merkezdeki ulusla sömürgeleştirilen halk arasında bir dilsel dolayım olarak işlev görmeleri gerekiyordu.
  • Sömürge bölgelerindeki milliyetçiliğin doğuşunda entelijansiyaların önemli bir rolü olduğu genellikle kabul edilir.(..) Aynı şekilde entelijansiyanın öncü rolünün iki dilli okuryazarlığından ya da daha doğrusu okuryazarlığından ve iki dilliliğinden kaynaklandığı da yine genel kabul görür. Basılı-malzeme okuryazarlığı daha önce sözünü ettiğimiz homojen, boş bir zaman içinde salınan hayal edilmiş cemaati mümkün kılar. İki dillilik demek, bir Avrupa dili olan resmi dil aracılığıyla en genel anlamıyla Batı kültürüne ve daha özgül olarak, 19. yy sırasında başka yerlerde üretilmiş milliyetçilik, millet ve ulus-devlet olma tarzlarına ulaşma imkanı demekti.
  • Sömürgelerde ortaya çıkan milliyetçi entelijansiyaların öyle tipik bir özellikleri var ki, onları halk dilleri temelinde hareket eden 19. yy milliyetçi entelijansiyalarından farklılaştırıyor. Neredeyse değişmez bir şekilde çok gençtiler ve gençliklerine karmaşık bir siyasal anlam atfediyorlardı. (..) Modern/örgütlenmiş bir Burma milliyetçiliğinin yükselişi genellikle 1908’de Rangoon’da Budist Genç Erkekler Derneği’nin kuruluşuyla başlatılır. Malaya’nınkiyse 1938’de Kesautan Melayu Muda’nın (Malaya Gençlik Birliği) kuruluşuyla. (..) Genç İrlanda’yı, Genç İtalya’yı ve daha benzerlerini düşündüğümüzde Avrupa’nın da buralardan geçmiş olduğu tamamen doğru.(..) Ama Avrupa’da “genç”in tanımlanabilir sosyolojik hatları yoktu. İnsan orta yaşlı olduğu halde Genç İrlanda’nın parçası olabilirdi; okuryazar olmadan Genç İtalya’nın parçası olmak mümkündü. (..) Sömürgelerde durum farklıydı. Gençlik her şeyden önce önemli sayıda insanın Avrupa tarzı bir eğitim edinebildiği ilk kuşak demekti. Bu eğitim onları, dilsel ve kültürel olarak anababalarının kuşağından olduğu gibi , sömürgeleştirilmiş yaşıtlarının geniş kitlesinden de ayırıyordu.(..) Sömürgelerde “Gençlik” dediğimizde, hiç değilse başlangıçta “Okullu Gençlik” demiş oluyoruz.
  • Sumatra’nın doğu yakasında yaşayan halkların bir kısmı dar Malacca Boğazı’nın öte yakasında  ve Malay Yarımadası’nın batı sahilinde yaşayan halklara fiziksel olarak benzemekle kalmıyorlar; etnik olarak da akrabalar, birbirlerinin dillerini anlıyorlar, ortak bir dinleri var ve benzeri. Bu aynı Sumatralılar binlerce km doğudaki adalarda yaşayan Ambonlularla ne bir anadil ne etnik köken ne de bir ortak din paylaşıyorlar. Ama bu yüzyıl içerisinde  Ambonluları yoldaş, Endonezyalıları ve Malayaları ise yabancılar olarak kavramayı öğrendiler. Bu bağın en önemli gıdası Batavia’daki rejimin yüzyıl başından sonra açtığı giderek artan sayıdaki okullardı. (..) Standart ilkokullar sömürgenin köy ve kasabalarına dağılmıştı; ortaokul ve liseler nisbeten daha büyük kasabalarda ve eyaler merkezlerinde bulunuyordu; eğitimin üçüncü kademesi (piramidin en tepe noktası) ise sömürgenin başkenti Batavia’nın 160 km. güneybatısındaki serin Priangan yaylalarında Hollandalılar tarafından inşa edilen Bandungla sınırlıydı. Böylelikle 20. Yy okulları kuruluşu daha eskiye dayanan memur yolculuklarının paraleli olan yen bir haclar dizisini ortaya çıkardı. Bu hacıların Mekkesi, Singapur, Manila, Rangoon ya da hatta eski Cava’nın saltanat merkezleri olan Jogjakarta ya da Surakarta değil Batavia’ydı. Koca sömürgenin her yerinden – ama dışında kalan hiçbir yerinden değil – yola çıkan gencecik hacılar ilkokulda farklı, belki de hasım köylerden, ortaokullarda farklı etnik ve dilsel gruplardan üçüncü kademedeki kurumlarda ise mülkün her yerinden yoldaşlarla karşılaşarak içeriye ve yukarıya doğru yürüyüşlerini sürdürdüler. (..) Oraya kadar varamasalar da Mekkelerinin Batavia olduğunu, bütün bu yolculukların “anlamını” başkentten aldığını, başkentin “bizim” niye “burada” “birlikte” olduğumuzu açıkladığını biliyorlardı.
  • Ve böyle(ce) hepsi bir arada, tam olarak ne oluyorlardı? Bu noktada Hollandalıların cevabı çok netti: Anadilleri ne olursa olsun, hiç kurtulamayacakları bir şekilde “inlanders”tılar.(..) Inlanders belli bir renge boyanmış bu sömürgenin çizilmiş sınırları içinde kalıyordu – onun ötesindekiler duruma göre “natives”, “indegénes” ya da “indios”tu.  Üstelik sömürge hukuku terminolojisi insana kalp para gibi gelen, hani neredeyse kulağa “yabancı yerliler” gibi gelen bir başka terim daha içeriyordu: vreemde oosterlingen (yabancı şarklılar) . Çinli, Japon ya da Arap olabilen bu yabancı şarklıların statüsü sömürgede yaşadıkları halde hukuken “inlanders”ınkinden üstündü. (..) Bütün bu katmanlaşmayla, Hollandalıları, Çinlileri, Arapları, “natives”i, “indegénes”yi, “indios”u dışarıda bırakarak “inlanders” giderek daha özgül bir içerik kazandı, ta ki olgunlaşmış bir lavra gibi Endonezyalı adıyla anılan o muhteşem kelebeğe dönüşene kadar.
  • Nasıl Batavia ve Bandung’da bir araya gelen çok dilli ve çok kültürlü öğrenci gövdesi kendi anlamını “Endonezyalı” diye yorumluyorduysa diyelim ki My Tho’dan(Güney Vietnam o.b.), Battambang’dan(Kamboçya o.b.), Vientiane’den(Laos o.b.), ve Vinh’den (kuzey Vietnam o.b.) hareketle tırmanmaya başlayanlar da buluşmalarını “Çinhindililik” diye yorumlamayı öğreneceklerdi. Gerçek olmakla birlikte “Çinhindililik” çok küçük bir grup tarafından ve çok uzun olmayan bir süre için hayal edildi. Endonezyalılık kaldığı ve derinleştiği halde niçin Çinhindililik bu kadar uçucu oldu?(..) Konfüçyus sınavları sisteminin tasfiye edilmiş ya da edilmek üzere oluşu, giderek daha çok sayıda Vietnamlı seçkini çocuklarına bürokratik bir gelecek temin etmek üzere en iyi Fransız okullarına göndermeyi denemeye ikna etti. Bunun sonucu olarak var olan bir iki okul için başlayan rekabet, bu okulları büyük ölçüde bir Fransız ayrıcalığı olarak gören “colon”ların(sömürgeye yerleştirilen merkez ülke yurttaşları) güçlü tepkisini çekti. Sömürgeci rejimin soruna bulduğu çözüm ayrı ve tabi bir “Franko-Vietnam” eğitim sistemi yaratmak oldu. Bu sistemin alt sınıflarında ağırlık “quôc ngû”(Vietnam’da Vietnamca için kullanılan Çin karakterlerinin Latinize edilmiş bir fonetik alfabesi) ile verilen Vietnamca derslerdeydi; Fransızca yine “quôc ngû” kullanılarak ikinci dil olarak öğretiliyordu. (..) Bir yandan hükümetin quôc ngû’da yazılmış yüzbinlerce el kitabı basması, Avrupalı icadı bu alfabeyi yaygınlaştırarak, hiç kastedilmediği halde 1920 ile 1945 arasında Vietnam kültürel ve milli dayanışmasının en önemli popüler ifade aracı haline gelmesine neden oldu.(..) Benzer bir şekilde “Kamboç” ve “Laos”ta da yetkililer önce geleneksel yazıyla, daha sonra asgari ölçekte Latinleştirilmiş bir alfabeyle halk dillerinde yazılmış basit ders kitaplarının basılmasını teşvik ettiler.) Diğer yandan bu politika Doğu Çinhindi’nin Vietnamca konuşmayan yerli sakinlerinin dışlanmasına hizmet etti. (..)Çinhindi’ndeki eğitsel ve idari hac yolculukları arasında gerçek bir eşbiçimlilik yoktu. Fransızlar, Vietnamlıların daha güvenilmez ve tamahkar olmakla birlikte, “çocuksu” Khmer(Kamboçyalılar o.b.) ve Laolarla kıyasla kesinlikle daha enerjik ve zeki oldukları yolundaki görüşlerini ifade etmekten hiç çekinmiyorlardı.(..) Tam bir Çinhindi kariyeri geliştirmelerinin önünde hukuki ya da resmi bir yasak olmamasına karşın, bu tür bir hayal Lao ve Khmer memurları için o kadar kolay değildi.

  • Dilleri, bazı milliyetçi ideolojilerin yaptığı gibi, bayraklar, milli giysiler, halk dansları ve diğerleri gibi millet olmanın bir amblemi olarak ele almak her zaman yanlıştır. Dillerin en önemli özelliği hayal edilmiş cemaatler türeterek, tikel dayanışma grupları inşa edebilme yetenekleridir.
  • Milliyetçiliği icat eden belli bir dilin kendisi değil, yayın dilidir.
  • Çoğunlukla Asya ve Afrika’nın sömürgeleştirilmiş bölgelerinde yaşanan milliyetçiliğin “son dalgası”, kökeninde, büyük ölçüde sanayi kapitalizminin başarılarının mümkün kıldığı küresel emperyalizme karşı bir tepkiydi. (..) Yeni milliyetçilik ile eski hanedanlık ilkesini birbirlerine lehimleyen resmi milliyetçilik, Avrupa dışı sömürgelerde, kolaylık olsun diye “Ruslaştırma”(imparatorluğun çoğunluk/hakim dilinin diğer unsurlara empozesi) olarak adlandırabileceğimiz politikalara yol açtı. Bu ideolojik eğilim pratik gerekliliklerle de çok iyi kaynaşıyordu. 19. Yy sonu imparatorlukları, bir avuç ulusal kadro tarafından yönetilmeyecek kadar büyük ve dağınıktı.(..) bütün bu güçler, kısmen devlet ve şirket bürokrasilerinin ihtiyaç duyduğu kadroları üretmek üzere tasarlanmış “Ruslaştırıcı”” okul sistemlerini yaratıyordu. Bu standart ve merkezi okul sistemleri, kendi Mekkelerini genellikle sömürge başkentlerinde bulan yeni hac yolculukları yaratıyordu; çünkü imparatorluğun içine gizlenmiş olan egemen ulus, hacıların daha yakına gelmesine izin vermiyordu. Bu eğitsel hac yolculuklarının bir paraleli ya da tekrarını her zaman değilse de çoğunlukla idari alanda bulmak mümkündü. Eğitsel ve idari hac yolculukları arasındaki bu iç içe geçmişlik, yerlilerin kendilerini “milli” terimlerle algılayabilecekleri hayal edilmiş cemaatler için bölgesel bir zemin hazırlıyordu.

YURTSEVERLİK VE IRKÇILIK

 

  • Toplumsal değişmenin ya da dönüşmüş bilinçlerin, kendi başlarına, halkların kendi hayallerinin icadı olan bu şeye bağlılığı, insanların niçin bu icat uğruna ölmeye hazır olduğunu açıklayabileceği kuşku götürür.
  • Milliyetçiliğin kültürel ürünleri – şiir, düzyazı, müzik, görsel sanatlar – sevgiyi binlerce farklı biçimle açıkça ifade ediyorlar.  Ama diğer yandan benzer bir şekilde öfke ve nefreti ifade eden milliyetçi ürünler bulmak ne kadar zor.
  • Siyasal sevginin doğasının bir yönü, dillerin bu sevginin nesnesini nasıl betimlediğinden hareketle deşifre edilebilir: ya akrabalığı anlatan kelime dağarcığıyla (anayurt, Vaterland, patria) ya da yuvayı (heimat ya da tanah air; toprak ve su Endonezya takımadaları için kullanılan deyiş). Her iki söyleyiş de insanın doğal olarak bağlı olduğu bir şeye işaret eder. Daha önce de gördüğümüz gibi “doğal olan” her şeyde seçilmemiş bir yön vardır. Bu yolla milletlik ten rengine, cinsiyete, ana-babaya, kuşağa, insanın seçmeden bağlı olduğu her şeye özümsenir. Ve bu “doğal bağlarda” insan “gemeinschaft’ın güzelliği” denebilecek bir şeyi sezer. Başka bir şekilde söyleyecek olursak tam da seçilmemiş oldukları için, bu bağların çevresinde bir çıkar gözetmezlik halesi vardır.
  • Nihai fedakârlık fikri ancak kader aracılığıyla bir arınma fikriyle var olabilir. İnsanın – genellikle kendi seçmediği – ülkesi uğruna ölmesi , İşçi Partisi, Amerikan Tıp Derneği ya da hatta Uluslararası Af Örgütü uğruna ölmenin rekabet edemeyeceği bir ahlaki görkem taşır.
  • Burada bir kere daha dile dönmekte yarar olabilir. İlk göze çarpan, modern diye bilinen dillerin bile taşıdığı ilksellik. Kimse bir dilin doğum tarihini veremez. Her dil uçsuz bucaksız bir geçmişin algılanamaz bir noktasından yükselip doğar.

  • Marseillaise’i, Waltzing Matilda’yı ya da Endonezya Raya’yı söylemek, tek bir tınıda buluşma, hayal edilmiş cemaatin  fiziksel gerçekliğini yankıda bulma imkanı demektir.(..) Başkalarının da bizimle tam aynı anda ve şekilde bu şarkıları söylediğinin bilincinde olsak bile onların kim oldukları, hatta yanı başımızdaki kalanların nerede oldukları hakkında en küçük bir fikrimiz yoktur.
  • Siyonizm’in ortaya çıkışının ve İsrail’in doğuşunun önemi, birincisinin, eski dinsel cemaatin, diğer milletlerin yanı sıra bir millet olarak hayal edilmeye başladığına, ikincisinin ise simyevi bir dönüşümle gezgin müminlerin yerel yurtseverlere dönüştüğüne işaret etmesidir.
  • Milliyetçilik tarihsel mukadderatın terimleriyle düşünür, oysa ırkçılık zamanın başlangıçlarından bu yana iğrenç bir çiftleşmeler dizisiyle aktarılan edebi bulaşıklıklar rüyası görür: Tarih dışıdır. Zenciler, o görünmez katran fırçası sayesinde sonsuza kadar zenci kalacaklardır; İbrahim’in tohumu Yahudiler, ne pasaport taşırlarsa taşısınlar, hangi dilde konuşur, okur, yazarlarsa yazsınlar sonsuza kadar Yahudi’dirler. Irkçılık rüyalarının kökeni millet değil, sınıf ideolojilerinde, en çok da yöneticilerin kutsallık , “mavi” ya da “beyaz” kan iddialarında, aristokratlar içi “üremelerinde” yatar. O halde modern ırkçılığın farazi aile babasının bir küçük burjuva milliyetçisi değil, Joseph Arthur, Comte de Gobineau olması şaşırtıcı değil. Irkçılık ve anti semitizmin milli sınırları aşan bir tarzda değil de temelde milli sınırlar içinde ortaya çıkması da… Başka bir deyişle bunlar dış savaşları değil, içerideki baskı ve egemenliği gerekçelendirirler.
  • Göz – insanın kendisiyle birlikte doğan göz – aşık için neyse, dil de – tarihin kendisinin kıldığı anadili – yurtsever için odur.

NÜFUS SAYIMI, HARİTA VE MÜZE

 

Nüfus Sayımı

  • Sosyolog Charles Hirschman son zamanlarda yayınladığı iki değerli makalede Boğaz Yerleşimleri’nde ve Malaya yarımadasındaki Britanyalı nüfus sayımı hazırlayıcılarının ve onların birçok parçadan oluşan bağımsız Malezya devletindeki haleflerinin mentalitelerini  incelemeye başladı.(..) Bu sayımlarda Hirschman iki temel sonuç çıkarıyor. Birincisi sömürge dönemi ilerledikçe sayım kategorilerinin giderek görünür ve dışlayıcı bir biçimde ırksal bir nitelik kazandığı.(..) İkinci sonucu ise, geniş ırksal kategorilerin bağımsızlıktan sonra da korunduğu ve hatta yoğunlaştırıldığı, anca bu kez “Malezyalı”, “Çinli”, “Hintli” ve  “Diğer” diye yeniden adlandırılıp sıralandığı.
  • Sömürge devletinin sınıflandırıcı ve karışık kafasının hayal ettiği bu kimlikler hâlâ şeyleştirilmeyi, birer nesneye dönüştürülmeyi bekliyordu; idari aygıtın daha da derinlere nüfus etmesi sayesinde çok geç olmadan bu da mümkün olacaktı. Ek olarak sayımcıların bütünlük ve tek-anlamlılık tutkusu da insanın dikkatini çekiyor. İşte çoğul, siyasal bakımdan “geçişken”, sınırları belirsiz ya da değişen kimlikler karşısındaki hoşgörüsüzlükleri. İşte her ırksal grubun altında yer alan diğer “Diğer”lerle karıştırılmaması gereken “Diğer” kategorisi. Sayımın yalanı herkesin burada yer aldığı ve herkesin son derece açık bir yeri – ve yalnızca bir yeri – olduğudur. Kesirlere yer yok.
  • Bugün inşa edilmiş Orta Asya ve hatta İdil Ural’da Tatar, Kazak, Özbek gibi yapay kimliklerin iddia ettiği kendilerini farklılaştıran özellikler bile (y – j değişimi, giyim tarzı, tüccar tarım köylüsü / göçebe hayvancılık) sömürge devletlerinin hayal etmesinden önce inanılmaz geçişkenlikler göstermekteydi. Kıpçak, Oğuz, Kırgız, Karluk, Uygur gibi boyların dahi bölgesel baskınlıkları çok az yerde vardı. Özbekistan Karluk kültürünü temsil ediyor gibi görünse de ülkeye ismini veren Özbekler Kıpçaktır ve bugün Taşkent bölgesi Kıpçak kabilelerin yoğun olduğu bir bölgeydi. Kazakistan bir Kıpçak özelliği gösteriyor olsa da Oğuzların bugün bile Batı Kazakistan’da var oldukları aşikardır. Tataristan Kıpçak kültürünü savunmasına rağmen y’li Türk dili konuşmaktadır. Bu yerel ama benzer değişik kültürler adacıkları şeklinde var olan yerel farklılıkların tüm geçişkenliğini sömürgeci hayaller ve nüfus sayımı kategorizeleri sınırları olan gruplara dönüştürmüştür. Bunu böyle bir sömürgeci tahayyülün daha az etkilendiği Doğu Türkistan ve Kuzey Afganistan’da görmek mümkündür. Bugün Kazakistan ve Özbekistan’ı ayıran tüm sözüm ona farklılıklar (ki bu farklılıklar her yerde aynı ölçüde değil) Kuzey Afganistan “Özbekleri” arasında mevcuttur. Orada da (Pamir Kırgızları haricinde) j’li Türk dili konuşan Kıpçak olduğu anlaşılan köyler vardır hatta şehirler arasında göze çarpacak kadar farklılıklar da gözlemlenebilir ancak bu farklılıklar, bir kategori tahayyülüne erişmemiştir. (o.b)

 

Harita

  • Taylandlı tarihçi Thongchai Winichakul, belirli sınırları olan Siyam’ın 1850’yle 1910 arasında nasıl karmaşık bir süreç sonunda varlık kazandığının izini sürdü.(..)1851’de zeki bir hükümdar olan IV. Rama’nın tahta geçişine kadar Siyam’da her ikisi de elle çizilmiş olan iki tür harita bulunuyordu; burada henüz mekanik yeniden üretim çağı doğmamıştı. Biri Budist Kozmolojisi’nin geleneksel Üç Dünyası’nın “kozmograf” diye adlandırılabilecek olan simgesel bir tasarımıydı. Kozmograf bizim haritalarımız gibi yatay olarak düzenlenmemişti.; tek bir dikey eksen üzerinde bir dizi dünya-üstü gök ya da cennetle dünya-altı cehennem, görünür dünyayı aralarına sıkıştırmışlardı.(..) Dünyevi olan ikinci tür ise askeri tatbikatlarla kıyı denizciliği için hazırlanmış şematik kılavuzlardan ibaretti. Kabaca daire çeyreği temelinde düzenlenmiş olan bu haritaların başlıca özelliği, ölçek hakkında teknik hiçbir malumatları olmadığından bunları çizenlerin yürüyüş ve seyir süreleri hakkında düştükleri notlardı.(..) Thongchai daima yerel olan bu kılavuz haritaların hiçbir zaman geniş ve istikrarlı bir coğrafi bağlama yerleştirilmediklerine ve modern haritaların getirdiği kuşbakışı görüntü uzlaşımının onlara tamamen yabancı olduğuna işaret ediyor. İki harita türü de sınırları göstermiyordu. Çizerleri Richard Muir’in şu zarif formülasyonunu anlaşılmaz bulurlardı: “Bitişik devlet bölgelerinin kavuştukları yüzeyde yeralan uluslararası sınırların, egemen otoritenin sınırlarını ve içerdikleri siyasal bölgelerin mekânsal biçimlerin belirlemekte özel bir önemleri vardır. Sınırlar… devlet egemenliklerinin arasındaki dikey yüzeyle dünya yüzeyinin kesiştikleri noktalarda yer alır… Dikey ara yüzeyler oldukları için sınırların yatay yaylımları yoktur.”
  • Sınırtaşları ve benzeri işaretler vardı ve Britanya, Aşağı Burma’dan mülkün batı kıyılarına doğru nüfuz ettikçe bunların sayısı arttı. Ama bu taşlar kesintili bir biçimde, stratejik dağ, geçit ve kalelere yerleştiriliyorlardı ve çoğunlukla hasmın yerleştirdikleriyle aralarında hatırı sayılır bir mesafe vardı. “Kuşbakışı” olarak değil kraliyet iktidarının uzandığı noktaları gösteren işaretler olarak göz düzeyinde ve yatay bir tarzda anlaşılıyorlardı. Taylandlı yöneticiler sınırları, yerdeki hiçbir şeye tekabül etmeyen, ama diğer egemenlik bölgelerinin arasına sıkıştırılmış ve bütün diğer egemenlikleri dışlayan sürekli bir harita çizgisinin parçaları olarak ancak 1870’lerde kavramaya başladılar.(..) Thongchai kapitalist yayıncılıkla bu haritaların mekânsal gerçekliğe dair sundukları yeni tasarımın kesişmesinin,Tayland siyasal hayatının dili üzerinde dolaysız bir etkisi olduğuna işaret ediyor.
  • “Harita mekânsal gerçekliği öngördü, tersi değil. Başka bir deyişle, harita üzerinde temsil ettiği gerçekliğin modeli değil, o gerçeklik için bir modeldi” (Thongchai)
  • Haritanın ikinci tecellisi, kökenleri hayli masum olan bir logo olarak haritaydı. İmparatorluk devletleri sömürgelerini haritada imparatorluğun rengine boyarlardı. (..) Bu şekilde boyandığında her sömürge bir “yapboz bilmecesinin” bir parçası gibi görünüyordu. (..) Artık dünyanın pusulası olmaktan vazgeçmiş saf bir işaret… Bu şekliyle harita sonsuz bir yeniden üretebilirlikle, afişlere, resmi damgalara, antetli kağıtlara, dergi ve ders kitaplarına, masa örtüleri ve otel duvarlarına aktarılabilir bir diziye katılmış oluyordu. Her yerde görülebilen ve anında tanınabilen logo-harita popüler hayal gücüne derinlemesine nüfuz etti ve sömürgecilik karşıtı milliyetçi hareketlerin doğuşunda güçlü bir amblem hizmeti gördü.

 

Müze

  • Artık sömürge devletinin prestiji anayurttaki üstünü prestijiyle yakinen ilişkili hale gelmişti. Arkeolojik çabaların muhteşem anıtların restorasyonu üzerinde yoğunlaşmış olduğu hemen dikkati çekiyor. Kuşkusuz bu vurgu genel Şarkiyatçı modaları da yansıtıyordu. Ama yatırılan fonların büyüklüğü, devletin bilimsel olmayan kendine özgü gerekçeleri olduğunu düşündürüyor.
  • Yeniden inşa edilmiş anıtların çevresinde çoğunlukla iyi biçilmiş bir çimin olması ve daima oraya buraya tarih açıklayıcı levhaların serpiştirilmesi bu paradoks için iyi bir tablo oluşturuyor. Üstelik gezinen bir iki turist haricinde anıtlar insansız bir biçimde korunacaklardı (elden geldiği kadar dini tören ve haclara kapalı tutularak). Bu şekilde müzeleştirildiklerinde “laik” bir sömürge devletinin kraliyet amblemleri halini alıyorlardı.

 

HAFIZA VE UNUTUŞ

  •   New York, Nueva Leon, Nouvelle Orléans, Nova Lisboa, Nieuw Amsterdam. Bu tuhaf alışkanlığı Avrupalılar daha 16. Yyda edinmeye başlamışlardı; önce Amerika kıtasında ve Afrika’daki, daha sonra ise Asya ve Avustralya’daki uzak yerleri kendi ülkelerindeki mekanların “yeni” biçimleri diye adlandırarak onları da eski kılmış oluyordu.(..) 16. – 18. Yylar arasındaki Amerikan adlandırmalarının şaşırtıcı yanı “yeni” ile “eski”nin boş, türdeş bir zaman içinde eşzamanlı olarak anlaşılmalarıydı.(..) Bu eşzamanlılık ancak hatırı sayılır insan grupları kendilerini hatırı sayılır başka gruplarla paralel hayatlar yaşıyor, hiç karşılaşmasalar da aynı doğrultu da hareket ediyor olarak düşünecek konumda bulduklarında ortaya çıkabilecek bir tarihsel yenilikti.

 

Yeni Zaman ve Eskisi

  • Eğer yukarıda tartıştığımız tuhaf yer isimleri criollo’ların kendilerini Avrupa’dakilere paralel ve onlarla karşılaştırılabilir cemaatler olarak hayal edebilme konusundaki yeni beliren yeteneklerini mecazi düzeyde temsil ediyorduysa, 18. Yyın son çeyreğinde meydana gelen olağanüstü olaylar bu yeniliğe ansızın yeni bir anlam kazandırdı. Bu olaylardan birincisi kuşkusuz Onüç Koloni’nin 1776’daki Bağımsızlık Bildirgesi ve sonraki yıllarda bu bildirgeyi başarılı bir askeri savunmayla koruyabilmeleriydi.
  • 1776’daki Bağımsızlık Bildirgesi Kristof Kolomb’dan, Roanoke’den ya da Püriten Pligrim Fathers’dan hiç söz etmez; bağımsızlığı meşrulaştırmak için öne sürülen gerekçeler de Amerikan halkının kadimliğini ön plana çıkarmak anlamında “tarihsel” değildir. Hatta, düşünebiliyor musunuz, Amerikan ulusunun adı bile anılmaz. Geçmişte kökten bir şekilde kopulmakta olduğuna – tarihin sürekliliğinin parçalanması – dair derin bir duyguyla hızla yayıldı.

 

Kardeş Katlinin Yatıştırıcılığı

  • “Ancak, bir ulusun özü tüm bireylerin ortak pek çok şeye sahip olmaları ve aynı zamanda hepsinin pek çok şeyi unutmuş olmasıdır… Her Fransız yurttaşı Saint-Barthélemy katliamını, XIII. Yy’da Midi’deki kıyımları unutmuş olmak zorundadır.” [Ulus Nedir? – Ernest Renan]

 

İlk bakışta bu iki cümlenin anlamı sorunsuzmuş gibi görünüyor. Ama birkaç dakika düşünmek bile aslında ne kadar yadırgatıcı olduklarını göstermeye yetiyor. Örneğin insanın dikkati Renan’ın “Saint-Barthélemy” ile ya da “Midi”deki 13. Yy katliamlarının ne demek olduğunu okurlarına açıklama gereği duymadığına çekiliyor. Ama tabiri caizse “Fransızlar”dan başka kim “Saint-Barthélemy”nin 1572’de Valois hanedanından IX. Charles ile Floransalı annesinin Huguenotlara (Fransız Protestanları o.b.) karşı giriştiği vahşi kıyım demek olduğunu, ya da “13. Yy ortası katliamlarının” suçlu bir papalar zincirinin en suçlu papalarından biri olan III. Innocent’ın kışkırtmasıyla Pireneler ile Güney Alpler arasında yaşayan Albigencelilerin (Kathar adlı kilise karşıtı reenkarnasyona inanan Fransızlar o.b.) imhasına gönderme yaptığını anlayabilir ki? Olaylar 300 ya da 600 yıl önce meydana geldiği halde Renan için okurlarında bir takım “anıların” bulunabileceğini varsaymakta şaşırtıcı bir yan yok. “Doit avouir oublié”’nin zorlama söz dizimi de insanın dikkatini çekiyor: Unutmak zorunda olmak değil, zaten unutmuş olmak zorunda olmak. Vergi ya da askerlik yasalarının tehditkar tonunu hatırlatan bu sözdizimi, eski trajedileri “zaten unutmuş olma”nın önde gelen bir çağdaş yurttaşlık görevi olduğunu ima ediyor.

  • Düşündüğümüzde Anadolu’da yaşanan büyük ayaklanmalar sonrası büyük kıyımları, Türkmen göçerlere uygulanan şiddet ve zorlamaları, 20. Yy başında Azerbaycan ve Osmanlı Türkçülerinin Çaldıran’ı ve 500 yıllık süren hakimiyet savaşlarını “zaten unutmuş olmak zorundalığı” da bizim coğrafyamız için yukarıdaki anlatılanları somutlaştırmada yardımcı olacak örneklerdir. (o.b.)

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir