Milliyetçilik Kuramları IV – Milletler ve Milliyetçilik – Eric J. Hobsbawm

Hemen paylaş

Milliyetçilik Kuramları okumalarının bu serisinde literatürün en modernist yazarlarından biri olan Eric J. Hobsbawm’ın “Milletler ve Milliyetçilik” eserini ele aldım. Hobsbawm, kuramsal olarak daha önce okuduğum yazarlar kadar doyurucu olmasa da tarihsel süreçte önemli bakış açıları sunuyor. 

Marksist gelenekten gelen bir yazarın, tarihsel ve sınıfsal bir portre çizeceği kaygısı okurken hissedilse de Hobsbawm ideolojik kaygılarını törpülemeyi büyük ölçüde başarmış. Literatürde görece zayıf duran bu kitap yine de vazgeçilmezler arasında. Bunun nedeni belirttiğimiz yeni bakış açıları sunulmasından ve tarihsel sürecin ayrıntılı bir okumasının yapılmasından kaynaklanıyor.

Serinin diğer “ders notları”nda belirttiğim uyarılar bu metin için de geçerlidir. Tüm ifadeler yazara aittir. Sadece (o.b) ile biten maddeler benim şerhlerimden oluşmaktadır.

GİRİŞ

  • Nükleer bir savaştan sonraki günlerden birinde, galaksiler arası bir tarihçinin, kendi galaksisindeki alıcıların kaydettikleri uzaktaki küçük felaketin nedenini üzere artık ölü durumdaki bir gezegene ayak bastığını düşünün. Bu tarihçi gelişkin nükleer silah teknolojisinin eşyalardan ziyade insanları yok edecek biçimde tasarlanması nedeniyle korunmuş bulunan gezegen kütüphaneleriyle arşivlerine başvursun. Gözlemcimiz, bir süre inceleme yaptıktan sonra, yeryüzü gezegenindeki insan tarihinin son iki yüzyılının, “millet” terimi ve bu terimden üretilen sözcükleri anlamadan kavranamayacağı sonucunu çıkaracaktır.
  • (Renan’ı alıntılayarak o.b.) “bir millet her gün yenilenen bir plebisittir.”
  • Her halükarda, bu alandaki bir araştırmacının ilk benimseyeceği en iyi tutum bilinemezcilik olduğundan, elinizdeki kitapta bir milleti oluşturan şeylere ilişkin a priori hiçbir tanım ön görülmemektedir.
Picture of a painting showing the people of the city of Chambéry waving French flags at the city’s castle, while the Duchy of Savoie is made part of France in 1860.
  • Ben “milliyetçilik” terimini, Gellner’ın tanımladığı gibi yani “esasen politik birim ile milli birimin uyumlu olması gerektiğini savunan bir ilke” anlamında kullanıyorum.
  • “Millet” yalnızca özgül ve tarihsel bakımdan yakın bir döneme aittir. “Millet” ancak belli bir modern teritoryal devletle, “ulus devlet”le ilişkilendirildiği kadarıyla bir toplumsal birimidir; bununla ilişkilendirilmedikçe milleti ve milliyetçi tartışmanın hiçbir yararı yoktur.
  • Kısacası, analitik düzlemde milliyetçilik milletlerden önce gelir.
  • Milletler, yalnızca özgül türde bir teritoryal devletin işlevleri ya da bir devlet kurma özlemi olarak değil, bunun yanı sıra, teknolojik ve ekonomik gelişmenin belirli bir aşaması bağlamında vardır.
  • (..) çoğu araştırmacı “milli bilinç”in çekim alanına ilk giren sosyal grupların niteliği ne olursa olsun, ondan en son etkilenecek grubun halk kitleleri – işçiler, hizmetliler, köylüler – olacağı görüşünü paylaşacaktır. (..) Hroch’un milli hareketlerin tarihini üç aşamaya ayırmasını kabul etmekteyim. On dokuzuncu yüzyıl Avrupası bağlamında kullandığı A aşaması salt kültürel, edebi ve folklorik bir içeriğe sahipti. (..) B aşamasında “millet fikri”ni savunan öncüler ve militanları topluluğuyla, bu fikri öne çıkaran politik kampanyaların ilk adımlarıyla karşılaşırız.
  • Ben ise elinizdeki kitapta daha çok, milliyetçi programların kitlelerin desteğini aldığı, en azından milliyetçilerin daima temsil ettikleri iddiasında oldukları kitlesel desteğin bir bölümüne sahip olduğu zamanı (daha öncesini değil) gösteren C aşamasına eğiliyorum. B aşamasından C aşamasına geçiş milli hareketlerin kronolojisinde açıkça belirleyici bir momenttir. Bazen İrlanda’da görüldüğü gibi bu geçiş bir ulus devletin kurulmasından önce, herhalde çoğu zaman da ondan sonra, yani milli bir devletin kurulması sonucu olarak ortaya çıkar. Bazen ise, Üçüncü Dünya dediğimiz yerde olduğu gibi, o zaman bile ortaya çıkmaz

YEPYENİ BİR ŞEY OLARAK MİLLET: DEVRİMDEN LİBERALİMZE

  • İspanya Kraliyet Akademisi Sözlüğü’nde 1884 basımından önce modern anlamıyla devlet, millet ve dil terminolojisi kullanılmaz.
  • 1884’den önce nación sözcüğü, basitçe “ bir eyalet, bir ülke ya da bir krallıkta oturanların toplamı” ve aynı zamanda “bir yabancı” anlamına geliyordu. Oysa 1884 basımıyla birlikte, artık “her şeyden üstün bir ortak yönetim merkezini tanıyan bir devlet ya da politik birim”, bunun yanında “bir bütün sayılan bu devletin oluşturduğu topraklar ve bu topraklarda yaşayan insanlar” anlamı yüklenmekteydi.
  • Dolayısıyla, yönetim anlamına gelen gobierno, 1884’e kadar nación kavramıyla özellikle ilişkilendirilmemiştir. Gerçekten, filolojinin iddia ettiği gibi, “nation” sözcüğünün ilk anlamı köken ya da soya işaret etmektedir: Froissart’ın “je fus retourné au pays de ma nation en la conté de Haynnau” (Hainault vilayetindeki doğum yerime/köklerimin bulunduğu yere geri gönderildim) sözünü aktaran eski bir Fransızca sözlüğünde “naisseance, extraction, rang” (doğum, soy, mevki) ile ilişkilidir “nation” sözcüğü.
  • İspanya Akademisi Sözlüğü’nün 1726’daki (ilk) basımında patria (vatan) ya da halkın daha çok kullandığı tierra “memleket” sözcüğü; “bir insanın doğduğu yer, kasaba ya da toprak” veya “bir senyörlüğün ya da devletin bir bölge, eyalet ya da ilçesi” anlamını taşıyordu.

  • Tierra sözcüğü 1884 yılına kadar bir devletle ilişkilendirilmeye başlamamıştı; 1925 yılına kadar da, patria’yı “yurtseverlerin severek sadakatlerini korudukları geçmişin, günümüzün ve geleceğin maddi ve manevi unsurlarının toplamını içeren kendi milletimiz” olarak tanımlayan modern yurtseverliğin duygusal tınısını işitmeyiz.
  • Ancak açıkça görülmektedir ki, bu evrim, insanın kökeninin bulunduğu yer ya da toprak parçası gelişebildiği gibi, başka bir yöne evrilerek etnisite anlamını kazanabilir, nitekim Hollandalıların natie teriminin asıl anlamının “aynı stam’a ( soy ve köken ) ait olduğu varsayılan insanlar toplamı” olduğunda ısrar etmeleri bunun bir göstergesidir.
  • Ansiklopedist Johann Heinrich Zedler’e göre millet, 1740’ta gerçek ve özgün anlamıyla, ortak adetleri, ahlaki gelenekleri ve yasaları paylaşan birleşmiş bir grup Bürger (o dönemde bir nevi şehirli vatandaş o.b.) demekti.
  • John Stuart Mill, milleti, yalnızca ortak milli duygular temelinde tanımlamakla yetinmiyor, aynı zamanda, bir milliyetin fertlerinin “aynı yönetim altında olmayı arzuladıklarını, bu yönetimin de yalnızca kendilerinin veya içlerinden bir kesimin yönetimi olmasını istediklerini” ekliyordu.
  • 1795 tarihli Fransız Haklar Bildirgesi’nde şöyle denmekteydi:

“Kendisini oluşturan bireylerin sayısı ve üzerinde yaşadığı toprağın büyüklüğü ne olursa olsun, her halk bağımsız ve egemendir. Bu egemenlik başkasına devredilemez.”

 

Ne var ki bu ifade bir “halk”ı neyin oluşturduğu konusuna pek açıklık getirmiyordu. Özellikle, bir yanda belli bir toprak parçasındaki bir devletin yurttaşları ile öbür yanda bir “millet”in grup üyeliğinin kolektif biçimde tanınmasını sağlayan etnik, dilsel ya da diğer temellerle eşitlenmesi arasında mantıksal bir bağ yoktu. Aslında tam da buna dayanarak Fransız Devrimi’nin “milliyet ilkesi ya da duygusuna tamamen yabancı, hatta düşman olduğu” iddia edilmiştir.

  • (..) halkçı-devrimci bakış açısıyla “millet”in ortak bir yanı varsa, bu, aslen etnik köken, dil ve benzeri unsurlar değildir. Pierre Vilar’ın işaret ettiği gibi, aşağıdan bir bakışla milli halkı karakterize eden şey, özel çıkarlara karşı ortak çıkarı, ayrıcalığa karşı ortak yararı temsil etmesiydi.

  • (..) devrimci “millet” terimini; on dokuzuncu yüzyıl kuramcıları arasında hararetli tartışmalara sahne olan etnik köken, ortak dil, din, toprak parçası ve ortak tarihsel anılar gibi (John Stuart Mill’in aktardığı) kriterler çerçevesinde tanımlanan bir topluluğa uygun ulus devletler kurmayı amaçlayan sonraki milliyetçi programla karıştırmamalıyız. Daha önce gördüğümüz gibi, çizgileri belirlenmemiş bir toprak parçası (ve deri rengi) dışında bu kriterlerin hiçbirisi yeni Amerikan milletini birleştiren bir unsur değildi. Bundan başka, Fransızların “grande nation”unun sınırları devrim döneminde ve Napolyon savaşlarıyla milli aidiyet kriterlerinin hiçbirisine göre Fransız denilemeyecek bölgelere kadar genişlediğinde, sözü geçen kriterlerden tekinin bile “büyük millet”in varlığının temeli olmadığı açıkça ortaya çıkmıştı.
  • Çoğu jakoben açısından Fransızca konuşmayan biri Fransız sayılmazdı ve pratikte milliyetin etnik-dilsel kriteri genel bir kabul görüyordu. Barére’in Kamu Selameti Komitesi’ne sunduğu dillerle ilgili raporunda belirttiği gibi:

“Yukarı Ren ve Aşağı Ren bölgelerinde sınırlarımızı işgal etsinler diye Prusya ve Avusturyalılara çağrı yapan hainlerle birlik olanlar kimlerdir? Kendilerine farklı bir dille hitap edip başka adetleri olan Fransızları kardeş ve yurttaş görmekten ziyade, düşmanlarımızla aynı dili konuşan ve sonuçta kendilerini onların kardeşi ve yurttaşı sayan (Alsaslı) bölge halkı”

  • (..) bir insanı Fransız yapan şeyin kuramsal olarak Fransızcanın anadil olması değil, özgür Fransa halkının diğer özgürlük, yasa ve ortak karakteristikleri yanında bu dili de öğrenmeye istekli olmasıydı. Bir anlamıyla Fransızca öğrenmek, İngilizce öğrenmenin Amerikan yurttaşlığındaki önemi gibi, tam Fransız yurttaşlığına kabulün koşullarından birisiydi.
  • Fransız devrimcilerinin bakışıyla, ortaçağ İspanyolcası konuşan Sefardik (Seferat o.b.) Yahudiler ile Yidiş dili konuşan Aşkenaz Yahudileri –Fransa’da her iki grup da vardı- kuşkusuz Fransızca konuşmayı da kapsayan Fransız yurttaşlığının koşullarını kabul ettikten sonra herkes kadar Fransız sayılıyorlardı. Dolayısıyla, Yahudi soyundan geldiği için Dreyfus’un “gerçek” Fransız olamayacağı savı, haklı olarak, Fransız Devrimi’nin özüne ve devrimin öngördüğü Fransız milleti tanımına meydan okumak diye anlaşılmaktaydı.
  • (..) Devrim Çağı’nda halkı yönetmenin daha fazla zorlaşması nedeniyle, devletlerin, nasıl kurulurlarsa kurulsunlar artık kendi tebalarını da dikkate almak zorunda kaldıklarını unutmamalıyız. Yunan özgürlük savaşçısı Kolokotrones’in belirttiği gibi, “halk, kralların yeryüzüne inmiş tanrılar olduklarına ve kralların ne yaparlarsa iyi yaptıklarına artık inanmıyordu.”
  • 1870’ten sonra demokratikleşmeyle beraber meşruiyet ve yurttaşları seferber etme sorunu hem acilleşecek hem de keskinleşecekti.
  • Liberal burjuvazilerle onlara bağlı entelektüeller; Avrupa’daki güçler dengesinin milliyet temelinde iki büyük devletin (Almanya ve İtalya) doğuşu, üçüncü büyük devletin (1867 Uzlaşması’ndan sonraki Avusturya-Macaristan) ise aynı temelde fiilen bölünmesiyle altüst olduğu; batıda Belçika’dan Güneydoğu Avrupa’da Osmanlı’nın yerini almaya çalışan devletlere (Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan) kadar daha önemsiz politik birimlerin, milli temelde halklar olarak yeni statü ve bağımsızlıklarının tanınmasını talep ettikleri; Polonyalıların iki milli ayaklanmayla kendilerini bir ulus devlet olarak görüp bu temelde yeniden yapılanmayı istedikleri elli yıllık zaman diliminde, isteselerdi bile, bu sorun üzerinde düşünmekten kaçınamazlardı. Hem de onların bundan kaçındıkları yoktu.
  • (..) on dokuzuncu yüzyılın başında ulus devletlerin sayısı çok az olduğundan, zihinleri kurcalatan sorun, açık ki, şu ya da bu temelde bir “milliyet” olarak sınıflandırılabilen çeşitli Avrupa halklarından hangilerinin bir devlet olma aşamasına ulaşacakları, bunun yanı sıra, var olan devletlerden hangilerinin “millet” niteliği taşıdığıydı.
  • Renan’ın ünlü “Hollanda bir milletken, Hannover ile Büyük Parma Dükalığı niçin değildir” sorusu bir dizi analitik sorunu gündeme getirmekteydi. J. S. Mill’in, bir ulus devletin kurulmasının (a) gerçekleşebilir, (b) millliyet tarafından arzulanır olmasına bağlı olduğu şeklindeki gözlemi de başka analitik sorunları gündeme getirmekteydi.
  • On dokuzuncu yüzyılın dünya ekonomisi, kozmopolit olmaktan ziyade “milletlerarası” nitelikteydi.

  • (..) on dokuzuncu yüzyıldaki ve yirminci yüzyıl başındaki kapitalizmden söz ettiğimizde, gelişmiş dünyada kapitalizmin parçasını oluşturan milli birimler (Britanya sanayisi, Amerikan ekonomisi, Fransız kapitalizmi, Alman kapitalizmi, vb.) temelinde konuşuruz.
  • Edwin Cannan, Adam Smith’in “millet”inin (the wealth of nations’ı hatırlayın o.b.) yalnızca bir devletin topraklarında yaşayan bireylerden oluştuğunu düşünüyor, yüz yıl içerisinde bu insanların hepsinin ölecek olmasının “millet”ten sürekli var olan bir birim olarak söz etmeyi mümkün kılıp kılmayacağını tartışıyordu.
  • John Rae de, 1834’te kalem aldığı kitabını, özellikle Smith’e karşı bireysel ve milli çıkarların özdeş olmadığını, yani bireyin kişisel çıkarlarını gütmesine yön veren ilkelerin milletin zenginliğini en fazlaya çıkarmaya yaramadığını kanıtlamak amacıyla yazmıştı.
  • Gerçekten de ulus devletin ekonomik işlevleri, hatta yararları nasıl yadsınabilir? Para üzerindeki tekeli, kamu maliyesi, dolayısıyla mali politikaları ve faaliyetleriyle devletin varlığı bir olguydu. Devletin ekonomiye zarar veren müdahalelerine son vermek isteyenler dahi bu ekonomik faaliyetlerden vazgeçemezdi. Dahası, aşırı liberterler bile, Molinari gibi “insanlığın özerk milletlere bölünmesinin özünde ekonomik olduğu”nu kabul ediyordu.
  • Molinari (..) “son derece yoğun bir ekonomik rekabet geliştirdiğini dikkate alırsak insanların milletler şeklinde parçalanması yararlıdır” diyordu.
  • Kısacası, en aşırı liberal eğilime sahip bir ekonomist bile milli ekonomiyi görmezlikten gelemiyordu ya da dikkate almamazlık edemezdi.
  • Britanya’nın üstün ekonomisine karşı milli ekonomik kalkınma yolunu izleyen ülkelerde, Smithçi serbest ticaretin çekiciliği daha az görünüyordu.
  • List açıkça şöyle yazıyordu:

“Çok çeşitli milli kaynaklarla donatılmış büyük bir nüfus ile geniş bir toprak parçası, milliyetin esas gerekleridir… İnsan sayısı ve büyüklüğü sınırlı olan bir millet, ayrı bir dili olsa bile, sanatın ve bilimin gelişmesi açısından ancak derme çatma kurumlara ve kısır bir edebiyata sahip olabilir. Küçük bir devlet kendi toprakları içinde üretimin çeşitli dallarında asla tam anlamıyla yetkinleşemez.”

  • Mazzini’nin 1857’de hazırladığı geleceğin Avrupa milletleri haritası bu “eşik ilkesi”nin mükemmel bir örneğidir: Bu haritada ancak bir düzine devlet ve federasyon yer alıyordu  ve bunlarda yanlızca bir tanesi (elbette, İtalya’ydı bu) sonraki kritere göre açıkça “çokmilletli” sınıfına girmeyecekti. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki barış anlaşmalarına egemen olan Wilsoncu formülasyondaki “milliyet ilkesi”, yirmi altı (kısa süreliğine kurulan Özgür İrlanda Devleti’ni (1922-1937) de eklersek, yirmi yedi) devletlik bir Avrupa ortaya çıkarmıştı.

  • (..) liberal milliyetçiliğin klasik döneminde (..) Milletlerin kendi kaderini tayin etmesi yalnızca yaşama şansına sahip olduğu düşünülen milletler için geçerliydi ve burada kastedilen yaşayabilirlik tam olarak ne anlama gelirse gelsin, kültürel açıdan ve kesinlikle ekonomik açıdan da yaşama şansına sahip milletler söz konusuydu. Bu anlamıyla Mazzini ve Mill’in savundukları milletlerin kendi kaderini tayin etmesi fikri ile Başkan Wilson’un yaklaşımı arasında temel farklar vardı.
  • (alıntı) “Öğretimizi bir önerme biçiminde özetlemeye kalkarsak söylememiz gereken herhalde şudur: Milliyet ilkesi, genelde, dağınık insan gruplarını sıkı bir bütün halinde birleştirmeye eğilimli olduğu zaman meşru, bir devleti bölmeye eğilimli olduğu zaman gayri meşrudur.”(alıntı)
  • Demek ki pratikte, milli hareketlerin milli birliğe ya da genişlemeye uygun hareketler olması beklenmekteydi.
  • (..) ulus devletlerin milli temelde heterojen bir nitelik taşıdığının kabul görmesinin nedeni, öncelikle, küçük, özellikle de küçük ve geri milliyetlerin daha büyük milletlerle birleşerek ve onları aracılığıyla insanlığa kendi katkılarını yaparak çok şey kazanacaklarının düşünülmesiydi. Sağduyulu gözlemcilerin konsensüsünü dile getirme iddiasındaki Mill, “Deneyim, bir milliyetin başka bir milliyetle birleşip özümsenmesinin mümkün olduğunu kanıtlar” diyordu. Çünkü geri ve aşağı uluslar için çok şey kazanmak anlamına gelecekti bu:

“Bir Breton ya da Fransız Navarre’ından bir Bask’ın… Fransız yurttaşlarının bütün ayrıcalıklarına eşit ölçüde sahip olarak Fransız milliyetini kabul etmesinin, dünyanın genel hareketine katılmadan ya da ilgi duymadan kendi dar zihinsel yörüngesinde dönerek, geçmiş zamanların yarı-vahşi kalıntısı olan kendi taşına toprağına bakarak yaşamasından daha yararlı olduğunu kimse reddedemez. Aynı sözler Britanya milletinin üyeleri olarak Galli ya da Kuzey İskoçyalılar için de geçerlidir.” (Mill – Utilitarianism, Liberty and Representative Gov.)

  • Bağımsız ya da “gerçek” (eşiği geçen o.b.) bir milletin, o zaman benimsenen kriterlere göre yaşama şansına sahip bir millet olma gerektiği bir kez kabul edilince, daha küçük milliyetlerle dillerden bazıları kaybolmaya mahkum oluyorlardı. Friedrich Engels, Çeklerin bir halk olarak ortadan kalkacağını tahmin ettiği ve başka birkaç halkın geleceğiyle ilgili olumsuz sözler sarf ettiğinden dolayı büyük bir Alman şovenisti olduğu yolunda ağır eleştirilere maruz kalmıştı.
  • Üstelik böylesine genel bir tutumda şovenist olan hiçbir yan yoktu. İlerlemenin yasalarına topluca kurban gidenlerin dilleri ve kültürüne karşı hiçbir düşmanlık içermiyordu bu tutum. Tam tersine, devleti elinde bulunduran milliyetin ve devlet dilinin üstünlüğünün tartışma konusu olmadığı yerlerde,(..)  büyük millet, kendi içindeki lehçelerle dar kapsamlı dilleri barındırdığı daha küçük toplulukların tarihsel ve folklorik geleneklerini canlı tutup besleyebilirdi.
  • (..) bir küçük milliyetin ferdi, sosyalist kuramcı Karl Kautsky (Çek kökenliydi) de benzer biçimde duruma razı olan ama heyecanını da kaybetmeyen bir dille konuşuyordu.

“Milli diller giderek ev içine hapsolacak, hatta ev içinde bile miras kalmış eski bir aile mobilyası, pratik yararı olması bile saygıyla korunan bir eşya muamelesi görecektir”

  • (..) liberalizmin klasik çağında milli hareketlerden çok azı, (Osmanlı İmparatorluğu’ndakiler hariç) çeşitli türdeki özerklik taleplerinin ötesinde fiilen bağımsız egemen devletler olarak tanınmayı talep ediyordu.
  • (..) bir halkın,(klasik liberal çağda o.b.) eşiği aşacak büyüklükte olması koşuluyla, kesinlikle bir millet olarak sınıflandırılmasına olanak tanıyan yalnızca üç kriter vardı. Bu üç kriterden birincisi, milletin, mevcut devletle tarihsel bağı ya da oldukça eskiye dayanan ve yakın döneme uzanan geçmişle bağlıydı. (..) İkinci kriter, yazılı bir milli edebi ve idari anadile sahip olan, yerleşik bir kültürel elitin varlığıydı. İtalyan ve Alman halklarının özdeşleşebilecekleri bir devlet olmadığı halde, millet olma iddialarının temeli buydu. (..) üçüncü kriter, kanıtlanmış bir fetih yeteneğiydi. Friedrich List’in çok iyi bildiği gibi, bir halkın bu haliyle kolektif varlığının bilincine varması için emperyal bir halk olmaktan daha iyi bir yol yoktur.
  • Bu kavramlar (millet ve ulus devlet o.b.) iki açıdan liberal ideolojinin parçasını oluşturuyordu. Birinci neden, milletlerin gelişmesinin, insanın evrimi ya da ilerlemesinde tartışma götürmez biçimde küçük gruptan büyük gruba, aileden kabileye, bölgeye, millete ve son kertede geleceğin birleşik dünyasına uzanan süreçte bir aşama olmasıydı.
  • (..) liberal ideolojinin perspektifiyle bakıldığında, millet (yani, yaşayabilir büyük millet) on dokuzuncu yüzyıl ortasında ulaşılan evrim aşamasını yansıtıyordu.
  • Geçmişlerine bakmayı hiç istemeyen coğrafi ve toplumsal bakımdan hareketli milletler eski bağlılık ve duygularını terk etmeye pekala hazır olabilirlerdi. Asimilasyonun tam eşitlik sunduğu ülkelerde yaşayan pek çok orta sınıf Yahudisi, yüzyıl sonundan itibaren, yerli millet asimile olan kişiyi tam anlamıyla benimsemeye hazır değilse , asimile edilmeye hazır olmanın yeterli olmadığını anlayana kadar bu eğilimin çarpıcı örneğini oluşturuyordu.
American World War I-era poster in Yiddish.
  • 1914’ten önceki kuşakların safları, annelerini bırakın babalarının bile konuşmadığı bir dili benimsemiş (Slav, Macarlaşmış Alman ya da Macarlaşmış Slav) büyük millet şovenistleriyle dolup taşıyordu.
  • (..) modern millet bir başka anlamda da liberal ideolojinin parçasıydı. Millet, mantıksal zorunluluktan çok, uzun süredir onlarla birlikte anıldığı için büyük liberal sloganlarla bağlantılıydı. Çünkü özgürlük ve eşitlik, kardeşlik içindi. (..)milletin kendisi tarihsel bakımdan yeni olduğu için , muhafazakar ve gelenekselci çevreler tarafından karşı çıkılıyor ve bu yüzden onların düşmanlarına çekici geliyor.
  • Liberalizm açısından (Marx ve Engels örneğinin kanıtladığı gibi, yalnız liberalizm açısından da değil) “millet”in gerekçesi, insan toplumunun tarihsel gelişmesinin bir aşamasını temsil etmesiydi.
  • (..) tarihsel açıdan haklılığı olan milliyetçilik, ilerlemeye uygun düşen, yani insan ekonomisi, toplumu ve kültürünün içinde işlediği kapsamı sınırlamaktan ziyade genişleten milliyetçilik olsaydı, örneklerin ezici bir çoğunluğunda, küçük halkların, küçük dillerin, küçük geleneklerin savunusuna, tarihin kaçınılmaz ilerlemesine tutucu bir direniş olmaktan başka bir sıfat yakıştırılabilir miydi? Küçük halk, dil ya da kültürü ilerlemeye uygunluğu , yalnızca daha büyük bir birim karşısındaki aşağı statüsünü kabul ettiği ya da nostalji ve diğer duygularını içine atarak kavgadan çekildiği –kısacası, Kautsky’nin atfettiği eski aile mobilyası statüsünü kabullendiği- kadarıyla söz konusuydu.
  • Keltçe konuşanlar İngilizcenin Northumberland lehçesini konuşanlardan niçin farklı davransınlar? Onları iki dili de konuşmaktan alıkoyan hiçbir şey yoktu. Bir İngiliz lehçesiyle yazanlar kendi dillerini standart milli dile karşı değil, her ikisinin de ayrı bir değeri ve yeri olduğu bilinciyle seçmişlerdi.
  • (..)diplomatların tartıştığı ve 1830-1878 döneminde Avrupa haritasını değiştirmiş olan “milliyetçilik ilkesi”, Avrupa’nın demokratikleşmesi ve kitlesel politika çağında gün geçtikçe merkezi bir yere oturan politik milliyetçilik olgusundan farklıydı.
  • Massimo d’Azeglio şu ünlü deyişiyle bunu itiraf etmişti: “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.”
  • Polonya’nın sonraki kurtarıcısı olan Albay Pilsudski kendi sözleriyle (..): “Devleti yaratan millet değil, milleti yaratan devlettir.”

POPÜLER ÖN-MİLLİYETÇİLİK

  • “Milli yurtseverlik” gibi çoğu insanın gerçek deneyiminden çok uzak olan bir kavram nasıl ve niçin bu kadar çabuk biçimde böylesine etkili bir politik güç haline gelebilmiştir?
  • (..) kuşkusuz gerçek insan toplulukları ve ilişkiler ağının gevşemesi, çözülüşü ya da ortadan kalkışının doğurduğu boşluğu doldurabilir. Ama gene de gerçek topluluklarını (gemeinschaft o.b.) kaybetmiş olan insanların niçin millet gibi özgül tipte bir ikame varlığı tahayyül ettikleri sorusu gündemden çıkmaz. Bunun nedenlerinden birisi dünyanın pek çok köşesinde yer alan devletler ile milli hareketlerin, zaten var olan ve sanki potansiyel olarak da modern devletler ve milletlere uygun düşebilecek makro-politik ölçekte etkili  olabilen kolektif aidiyet duygularının bazı biçimlerini harekete geçirebilmesi olabilir. Ben bu bağları “ön milli” olarak adlandıracağım.
  • Bu “akrabasızlaşma” yani Gellner’ın tabiriyle insan ile kendisini nihai olarak bağlı hissettiği “anonim bir kültür topluluğu” arasında hiçbir engelin kalmaması millet ve milliyetçiliğin oluşumunun önemli aşamalarından biri. Hobsbawm’ın niçin millet ile ikame edildi sorusuna verilebilecek yanıtlardan biri ise: akrabasızlaşmış ve toprağından kopartılmış insanların bir cemiyet (gesellschaft) oluşturması için eldeki en uygun malzemenin “kültür” ve bu kültürün etnik köken, ortak tarih gibi fonksiyonları olmasıdır. Print capitalism de “kültür” “tarih” ve “etnisite” gibi verileri insanların ortak bilincinin malzemesi yapmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nihayetinde “Hayal edilen cemaat (cemiyet daha doğrusu olsa gerek)”in kültür, tarih ve etnisite ile harmanlanmış millet olgusu üzerine inşa edilmesi kaçınılmaz olmasa dahi mantık dışı değildi. (o.b.)
  • 1945’e ve izleriyle birlikte bugüne kadar, elit kesimleri standart yazılı kültür Almancası’nı kullanan Almanca lehçelerini konuşanlar, yalnızca asıl yurtları olan Orta Avrupa’ya değil, aynı zamanda, yönetici sınıflar olarak, şehirliler olarak ve parçalar halinde köylü yerleşim bölgelerinde olmak üzere, bütün Doğu ve Güneydoğu Avrupa’ya yerleşmişlerdir. Almanca konuşan topluluklar, on birinci yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar geçen sürede bir dizi fetih, göç ve kolonileşme dalgasıyla Aşağı Volga’ya kadar yayılmışlardı. Hepsi de kendilerini, iç içe yaşadıkları diğer gruplardan ayrı olarak, bir anlamıyla kesinlikle “Alman” sayıyorlardı. Şimdi, bilhassa Almanların bazıları kritik pozisyonları tekellerine aldıkları yerlerde (örneğin toprak sahibi yönetici sınıf oldukları Baltık bölgelerinde) yöre Almanları ile diğer etnik gruplar arasında sık sık sürtüşmeye rastlanırken, on dokuzuncu yüzyıldan önce bu Almanların kendilerini Alman olmayan egemenlerin yönetiminde buluvermeleri nedeniyle ciddi bir politik problemin patlak verdiği hiçbir örnek bilmiyorum. (..) Yahudiler, var oldukları yerlerde, kendilerine içlerinde yaşadıkları inançsızların çeşitli kollarına hiç benzemeyen, özel bir halkın üyeleri kimliği biçmekten asla vazgeçmemişlerken ; bu kimlik, hiçbir aşamada, en azından Babil’deki esaretlerinden kurtuluşlarından beri, on dokuzuncu yüzyılın sonunda yeni tarz Batı milliyetçiliğine benzer bir Yahudi milliyetçiliği icat edilene kadar, bırakın teritoryal bir devlet olmayı, bir Yahudi politik devletinden yana ciddi bir arzuyu dahi ima ediyor görünemez.
  • Popüler ön-milliyetçiliği oluşturan tam olarak nedir? Bu son derece zor bir sorudur, çünkü yirminci yüzyıldan önce dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan okuryazar olmayan insanların duygularını bilmeyi gerektirir.
  • (..)elit kesimin düşüncelerini kitlelere, okuryazar olanlarınkini okuryazar olmayanlara atfetmek besbelli yersiz bir girişim olur. Herder’in Volk’la ilgili düşüncelerinin, Westfalen köylülerinin düşüncelerini yansıttığı düşünülemez.
  • Yan yana yaşayan ama karşılıklı olarak anlaşılmaz diller konuşan insanların kendilerini bir dili konuşanlar olarak, diğer toplulukların üyelerini ise başka dili konuşanlar ya da en azından kendi dillerini konuşmayanlar olarak (barbaroi ya da Slavların terminolojisinde nemci gibi) tanımladığı pek yadsınamaz. Gene de sorun bu değildir. Sorun, bu tür dilsel engellerin potansiyel milliyetler ya da milletler sayılabilecek birimleri ayırdığına inanıp inanmamaktır.
  • Yazılı olmayan anadiller, aslında coğrafi yakınlık ya da benzerliğe bağlı olarak, değişik kolaylık ve zorluk dereceleriyle birbirleriyle iletişim kuran bir yerel ağızlar ya da lehçeler kümesidir. Bunların bazıları özellikle ayrımı kolaylaştıran dağlık bölgelerde, sanki farklı bir dil ailesine aitmişçesine anlaşılmaz olabilir. Söz konusu ülkelerde Kuzey Gallilerin, Güney Gallilerin Galcesi’ni Gheg Arnavutlarının Tosk lehçesini anlamakta güçlük çektikleri güçlüklerle ilgili yüzlerce şaka dinleyebilirsiniz.

  • (..) ilköğretim öncesi çağda, ya farklı lehçeleri konuşanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri bir lingua franca olarak ya da lehçelerin iç içe geçtiği sınır bölgelerindeki insanlara hitap etmek üzere sözlü kullanım alanı için, örneğin daha geniş bir kültürel alanda yaygın olarak söylenen şarkılarla şiirleri ezberleyip anlatanlar tarafından yazılan, geliştirilen veya adapte edilen edebi  ya da idari deyişler dışında, gündelik hayatta konuşulan bir “milli” dil yoktu ve olamazdı.
  • Bu çerçeve, daha önce örtük biçimde, Macarca konuşanlar örneğinde ifade ettiğim gibi belirli bir halkın bir diller ya da bir topluluklar bütününe özgü olan, onları komşularından ayıran ve açıkça iç içe geçmiş bir lehçeler karmaşasıyla kültürel düzeyde özdeşleşmesini dışlamaz. Ve bunun gerçekleşebildiği ölçüde, daha sonraki bir dönemin milliyetçiliğinin gerçekten popüler, dilsel anlamda ön-milli kökleri olabilir.
  • (..) milli diller, hemen hemen daima yarı yapay kurgular ve yer yer, modern İbranice gibi, neredeyse basbayağı icat edilmiş şeylerdir.
  • Milli dillerin kuruluşundaki ana sorun, standart ve homojenleştirilmiş dilin temeli olarak hangi lehçenin seçileceğidir.(..) Pratikte her Avrupa dilinin tarihi bölgesel temelde yükselmektedir: Yazılı Bulgarcasına, yazılı Ukraince güneydoğu lehçelerine, yazılı Macarca çeşitli lehçelerin birleştirilmesiyle ortaya çıkan on altıncı yüzyıl Macarcasına, yazıcı Letonca üç ağzın ortalamasına, Litvanca iki ağzın birine vb. dayanmaktadır.
  • Bazen bu seçim politiktir ya da açık politik içermeleri vardır. Hırvatlar üç lehçe (cakavian, kajkavian, stokavian; bunlardan birisi Sırpların ana lehçesiydi) konuşuyordu ve üç lehçeden ikisi (kajkavian ve stokavian) yazınsal açıdan gelişmişti. İliryanizmin*, büyük Hırvat öncüsü Ljudevit Gaj, anadili olarak Kajkavian lehçesiyle konuşup yazmakla birlikte, Güney Slavların temel birliğini vurgulamak amacıyla 1838’de kendi yazılarını bu lehçeden Stokavian lehçesine aktarmıştı. Ljudevit Gaj böylece;
  1. Sırp-Hırvat dilinin (Katolik Hırvatlar tarafından Roma alfabesiyle, Ortodoks Sırplar tarafından Kiril alfabesiyle yazılmakla birlikte) az çok tek bir yazın dili olarak gelişmesini sağlıyor,
  2. Hırvat milliyetçiliğini elverişli bir dilsel gerekçeden mahrum bırakıyor ve
  3. Hem Sırplara hem de daha sonra da Hırvatlara yayılmacılık için bir bahane yaratmış oluyordu.
  • Norveç’te milliyetçi Wergeland, aşırı Dancalaşmış* yazılı dilden ayrı, daha arı bir Norveç Norveççesi geliştirilmesini istemiş ve hemen böyle bir dil (günümüzde Nynorsk diye bilinen Landsma’l* dili) oluşturulmuştu. Ancak bu dil, Norveç’in bağımsızlaşmasından sonraki resmi desteğe karşın, hiçbir zaman bir azınlık dilinden öte bir statüye kavuşamamıştı.

  • Kuşkusuz Fransa’da ve İngiltere’de kraliyetin yönetim alanında kalan lehçelerin yazılı deyişlerin temeli haline gelmesi : ya da ticari denizcilik kullanımı, kültürel prestij ve Makedonya desteğinin bir araya gelmesiyle, Atina lehçesinin Hellenistik koiné yani yaygın Grekçe’nin temeli olması gibi, eski yazın dillerinin bazılarında seçimi yapan tarihti.
  • (..) yöneticileri ve okuryazar olanları saymazsak, dilin millet olma kriterlerinden biri sayılamayacağı açıktır; bu kesimler için bile, ilkin, ya kutsal ya da klasik olan veya hem kutsal hem klasik olan daha prestijli diller arasından (..) bir milli dil (..) seçme zorunluluğu söz konusuydu. Oysa bu seçim er ya da geç her yerde yapılıyordu. Belki bunun tek istisnası olan Çin’de klasik eğitim almış kesimin lingua franca’sı, muazzam büyüklükteki imparatorlukta başka koşullarda birbirini anlayamayacak olan lehçeler arasındaki biricik iletişim aracıydı ve şimdi bir konuşma diline evrilmektedir.
  • (..) milliyetin, bütün biçimleri ve eksik versiyonlarının arkasında yatan ve üstünde var olan bir tür platonik dil fikriyle mistik biçimde özdeşleşmesi, milliyetçi entelektüellerin(..) ideolojik kurgularının karakteristik bir özelliğidir. Bu, varoluşsal değil, yazınsal bir yaklaşımdır. Tabii bunları söylemekle, dillerin, hatta dil ailelerinin, popüler gerçekliğin bir parçası olduğunu yadsımıyoruz. Almanca konuşan halkların çoğu açısından batı ve güneydeki yabancıların çoğu (..) Galli iken, doğu ve güneydoğudaki Fince ve daha sonra Slavca konuşan insanlar Wend*, buna karşılık çoğu Slav açısından bütün Almanca konuşanlar nemci*’dir.
  • (..) dil, kültürel toplulukları birbirinden ayırmanın bir yoluydu, ama kesinlikle başlıca yolu değildi. Heredot, Yunanlıların coğrafi ve politik açıdan parçalanmalarına karşın tek bir halk oluşturduklarına inanıyordu, çünkü ortak bir soydan gelmekteydiler ve ortak bir dilleri, ortak tanrıları ve kutsal yerleri, kurban törenleri, gelenekleri, adetleri ve yaşam biçimleri vardı. Dil, Heredot gibi okuryazar olanlar açısından kuşkusuz can alıcı bir önem taşıyacaktır. Ama, alelade Boetyalılar* ya da Tesalyalılar* için de aynı derecede önemli bir Yunanlılık kriteri olacak mıydı? Bunu bilmiyoruz. Bizim bildiğimiz, dilsel grupların ortak biçimde konuştukları insanlarla politik birliği kabul etmemeleri sonucunda, modern çağda milliyetçi mücadelelerin bazen çok karmaşık biçimlere büründüğüydü.
  • (..) elit bir yazınsal dilin ya da idari dilin var olduğu yerde, bu dili fiilen kullananların sayısı ne kadar az olursa olsun, B. Anderson’un çok iyi biçimde ortaya koyduğu üç nedenle ön-milli birliğin önemli bir unsuru haline gelebilir dil. Birincisi dil, birbiriyle iletişim kuran bu elit kesimden bir topluluk çıkarabilir ve bu topluluk, belirli bir teritoryal devlet alanı ve anadil bölgesiyle çakışıyorsa veya çakışabilirse, henüz var olamayan ama kendi arasında iletişim kuran daha geniş “millet” topluluğu için bir tür model ya da pilot uygulama işlevi görebilir.
  • (..) bir milli dilin temelini oluşturan lehçenin fiilen konuşulduğu durumlarda , bu lehçeyi konuşanların bir azınlık olması –yeterli politik ağırlığa sahip bir azınlık oldukları sürece- fazla önemli değildir. (..) 1789’da Fransızların yüzde 50’sinin Fransızcayı hiç konuşmaması, yalnızca yüzde 12-13’ünün “doğru olarak” konuşması, aslında merkezi bir bölge dışında, langue d’oui alanında bile genellikle Fransızca konuşma alışkanlığının bulunmaması bu önemi azaltmıyordu.
  • İtalyan dili, her ne kadar birliğin kuruluşunda (1860) halkın yalnızca yüzde 2.5’inin İtalyancayı gündelik konuşma dili olarak kullandığı tahmin edilse bile, yarımadanın eğitimli kesimini oluşturan okur ve yazarları birleştiren bir unsurdu. Çünkü bu ufak grup gerçekte herhangi bir İtalyan grubu ve dolayısıyla potansiyel olarak müstakbel İtalyan halkıydı. Bundan başka İtalyan halkı yoktu. Aynı şekilde on sekizinci yüzyılda Almanya salt kültürel içerikli bir kavramdı; Alman diliyle yönetilen dinsel ve politik düzeyde idare edilen, irili ufaklı prenslikler ve devletler dışında “Almanya”nın varlık bulduğu tek alan bu kültürdü. Bu “Almanya” olsa olsa konuşulan dilde yazılmış yazılı yapıtların 300.000-500.000 okurundan ve fiilen “Hochsprache” yani gündelik amaçlı kültür dilini konuşan kesinlikle çok daha az sayıdaki insandan, özellikle de, konuşulan dilin klasikleri olmuş yapıtları sahnede oynayan aktörlerden oluşuyordu.
  • Occitan ve ya Venetian dillerinin (lingua) Fransızca ve İtalyanca gibi modern dillerle birleşmesi ve Balkanlardaki ve Orta Asya’daki iç içe geçmiş lehçelerin (dialetto) bir türlü birbirleriyle birleşememesi Hobsbawm’ın dilin milletin oluşumundaki rolünü kısıtlayıcı yaklaşımını destekler bir olgu. “Yeterli politik ağırlık” burada daha can alıcı bir konu haline geliyor. Batılı milliyetçilikler (bunun İsrail ve hatta Japonya gibi coğrafi istisnaları var diyebiliriz) politik ağırlıkları sayesinde lehçeleri ve hatta coğrafi bir birliktelik için dilleri, başarılı bir şekilde birleştirirken, doğulu milliyetçiliklerin bu noktada buna dair bir gayretleri olsa dahi (ki genellikle bu gayret yerine daha ayrışmacı bir tavır vardır bkz. Sırp-Hırvat) yeterli politik ağırlık olmadığı için daha anlaşılır lehçelerini bir millet olma yolunda kullanamamışlardır. Ancak bu politik ağırlık meselesi de başlı başına bir etken olamaz. Ernest Gellner’ın Uluslar ve Ulusçuluk kitabının okumasında* yazdığımız gibi, “Modern dönem öncesi kültürel birlik ve ya “iyi tanımlanmış” yüksek kültür oluşturamama durumu” bu noktada bir başka belki de daha mühim bir etkendir. (o.b)
  • Olağan kullanımında etnik köken, hemen hemen daima, açıkça belirtilmemiş bir biçimde, etnik bir grubun üyelerinin ortak karakteristik özelliklerinin kaynağı olduğu kabul edilen ortak köken ve soyla bağlantılıdır.
  • (..) etnik kökene genetik açıdan yaklaşmanın sağlam bir dayanağı yoktur, çünkü bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak etnik bir grubun esas temeli biyolojik değil kültüreldir.
  • (..) etnik kökenin, modern milletin özünü oluşturan bir ulus devletin şekillenmesiyle, hatta antik Grekler örneğinin kanıtladığı gibi bir devletle hiçbir zorunlu tarihsel ilişkisi yoktur.

  • Öyleyse, etnik kökenin ya da “ırk”ın modern milliyetçilikle hiçbir ilgisi yok mudur? Belli ki vardır, çünkü vücut yapısındaki gözle görülür farklar görmezden gelinemeyecek kadar çok belirgindir ve bunlardan sık sık, milli ayrımlar değil, “biz” ve “onlar” arasındaki ayrımlara işaret etmek ya da pekiştirmek amacıyla yararlanılmıştır.
  • (..) gözle görülür etnik kökenin, bir insanın kendi grubundan ziyade “öteki grubu” tanımlamakta kullanıldığını göz önünde bulundurursak; negatif bir içeriği vardır. Dolayısıyla, ırkçı klişelerin (Yahudi burnu) bir atasözü işlevi görmesi, sömürgecilerin dünyanın her tarafında “siyah” sınıfına sokulan insanlar arasındaki renk farklarını pek görememesi ile çekik gözler ve sarı deri gibi “öteki”nin ortak özelliği olduğuna inanılan şeylerin karşısında ayrımcı bir toplumsal bakışa dayanan “bence hepsi birbirinin aynı” iddiasının kaynağı burasıdır.
  • Zencilik, politik bir faktör olabilir, ama yalnızca renk bilinci temelinde, kurucuları pan Afrikacı fikirlerden esinlenen Gana ve Senegal dahil olmak üzere tek bir Afrika devleti bile doğmamıştır. Renk bilinci, ülke içi tek birlik noktaları yirmi-otuz yıllık sömürge yönetiminden kaynaklanan eski Avrupa sömürgelerinin doğurduğu mevcut Afrika devletlerinin çekimine direnememiştir.
  • (..) din, ön-milliyetçilik açısından; daha doğrusu, dini genellikle “millet”in kendi üyelerinin bağlılığı üzerinde tekel kurmasına meydan okuyabilecek bir güç olarak görüp ona ciddi bir ihtiyatla yaklaşan modern milliyetçilik açısından paradoksal bir çimentodur.
  • (..) farklı dinlere geçmenin iki farklı millet yaratmaya katkıda bulunacağı da aynı derecede açıktır, çünkü, ortak bir kültür dilini paylaşan Hırvatları (yan ürünü olan Latin alfabesiyle) ve Sırpları birbirinden ayıran kesinlikle Roma Katolikliği ile Ortodoksluk’tur(yan ürünü olan Kiril alfabesiyle).
  • Din, ön-milliyetin zorunlu bir işareti değilse bile (gerçi hem Katolik Polonya’nın hem de Müslüman Türk-Tatarların baskısını hisseden on yedinci yüzyıl Rusları açısından öyleydi) kutsal  ikonlar modern milliyetçiliğin olduğu kadar ön-milliyetin de önemi bir parçasını oluşturur. Kutsal ikonlar, aslında hayali olan bir cemaate elle tutulur bir gerçeklik olan sembolleri, ritüelleri ya da ortak kolektif pratikleri temsil eder.
  • Bilinen en kuvvetli ön milli çimento kuşku yok ki, on dokuzuncu yüzyıl jargonuyla “tarihsel bir millet” olacaktır.
  • Soyluluğun milliyetçiliği: (..) “milliyet, politik sadakat ve politik topluluk (natio, fidelitas ve communitas) kategorileri… Sosyo-politik bilinçte ve toplum içerisindeki bir grubun duygularında birleştiği” ölçüde kesinlikle ön milli olarak değerlendirilebilir. Macar veya Polonya milleti fikrinin St. Stephen ya da Polonya Birliği’nin (Commonwealth olarak bilinen Leh Litvan Birliği, Polonya’nın yanı sıra Ukrayna ve Baltık ülkelerini de kapsıyordu o.b.) hükümranlığındaki topraklarda yaşayanların büyük bir bölümünün modern milli tanımlar uyarınca Macar ya da Polonyalı olmamasıyla en ufak bir güçlükle karşılaşmadan uyuşabildiği Polonya ve Macaristan gibi ülkelerde , daha sonraki milliyetçiliklerin atası kesinlikle budur. Çünkü Macar ve Polonyalı olan plebler, olmayan pleblerden daha değerli değillerdi.  Bunların tamamı politik millet tanımının dışında kalıyorlardı. Ve ne olursa olsun, bu “millet” modern milliyetle karıştırılmamalıdır.
  • Bu noktada Benedict Anderson’un özellikle Macar soylularının tepkisel ve araçsallaştırılmış milliyetçiliğine düştüğü şerhi dikkate almak lazımdır. (o.b.)
  • Gerçekten, millet-öncesi çağda, on beşinci ve on altıncı yüzyıl Avrupası’ndaki gibi, bugün yabancı işgalcilere karşı özerk bir halkın milli savunma hareketi sınıfına sokacağımız bir durumla karşılaştığımızda, böyle bir hareketin ideolojisi milli değil, toplumsal ve dinsel bir içerik taşıyacaktır.
  • Eski rejim devletleri de tebadan böyle bir hareket beklemiyordu zaten. Böylesi rejimlerde tebanın görevi, askeri yükümlülükleri olanlar dışında, sadakat ya da hırs değil, kulluk ve sükunetti. Büyük Friedrich, kendisine sadık olan Berlinlilerin başkenti işgal etmek üzere olan Rusları yenilgiye uğratmak için yardım etme önerilerini, savaşların sivillerin değil askerlerin işi olduğu gerekçesiyle kızgınlıkla reddetmişti.  Ve hepimiz, İmparator II. Francis’in kendisine bağlı Tirollülerin yürüttüğü gerilla savaşına tepkisini hatırlarız: “Bugün onlar benden yana yurtseverler, ama yarın bana karşı yurtseverler haline gelebilirler.”
  • Gene de günümüzdeki ya da geçmişteki tarihsel (veya gerçek) bir devletin üyesi olmak, şu ya da bu şekilde, sıradan insanların bilincinde doğrudan ön-milliyetçilik (veya belki de Tudor İngilteresi’nde olduğu gibi, modern yurtseverliğe yakın bir şey) yaratabilir.
  • (..) ön milliyetçilikle sürekliliğin bulunduğu ya da öyle göründüğü örneklerde bile bağlantı pekala yapay olabilir. Yahudi ön-milliyetçiliği ile modern Siyonizm arasında hiçbir tarihsel süreklilik yoktur.
  • Ön-milliyetçilik yeterli olsaydı, şimdiye kadar Mapuche ya da Aymara halklarında ciddi bir milli hareket görülürdü.

HÜKÜMETLERİN PERSPEKTİFİ

Prussian (and later German) Chancellor Otto von Bismarck, right, with General Helmuth von Moltke the Elder, left, and General Albrecht von Roon, centre.
  • Modern devletin politik düzlemde kendi halkı üzerinde, ara yöneticiler ve özerk kuruluşlar sistemine gerek duymayan, doğrudan bir egemenliği ve yönetimi söz konusuydu ve eğer mümkünse, topraklarında yaşayan herkese aynı kurumsal ve idari düzenlemeleri dayatmanın yollarını arıyordu.
  • 19. yüzyıl boyunca (..) hiçbir ferdinin ulus devletle ve onun temsilcileriyle (postacı, polis ya da jandarma ve nihayet okul öğretmeni, devlet demiryollarında çalışan insanlar; kışlalara ve çok daha geniş bir alana yayılan askeri birlikleri saymıyoruz bile) düzenli bir ilişki kurmasını istemeyen bir aile, kimsenin uğramadığı bir yerde yaşamak zorunda kalırdı.
  • (..) bu değişiklik devlete ve egemen sisteme sadık ve onunla özdeş olan yurttaşla ilgili olarak politik açıdan çok daha hassas sorunlar doğurmaktaydı. Yurttaş ile laikleşmiş milli yöneticilerin birbirleriyle doğrudan karşı karşıya gelmelerinden önceki günlerde sıradan erkek – sıradan kadının adını bile anmıyoruz –  için devlete sadakat ve onunla özdeşleşme ya gerekli değildi ya da Devrim Çağı’nın parçaladığı veya gözden düşürdüğü bütün o özerk ya da ara kertelerde gerçekleşiyordu.
  • En azından 1880’lerden itibaren, sıradan erkeğe bir yurttaş olarak politikaya kağıt üzerinde bile olsa katılma şansının verildiği her yerde, bu insanların kendisinden daha üstün kişilere ya da devlete karşı doğal bir bağlılık duyup destek vereceğine artık güvenilemeyeceği aynı derecede aydınlığa kavuşmuştu. Bilhassa, kişinin ait olduğu sınıf tarihsel olarak yeni olduğu ve buna bağlı olarak yeni düzenlemede geleneksel bir yerden yoksun olduğu zamanlarda hiç güvenilmezdi. Bu yüzden ve egemenlerin, alt tabakaların sadakatini sağlamak üzere rakipleriyle kapışmaya girme ihtiyacı iyice keskinleşmişti.
  • (..) politikanın demokratikleşmesi, yani bir yandan oy hakkının giderek genişlemesi, öbür yandan modern, idari, yurttaşları harekette geçiren ve etkileyen devletin kurulması, hem millet sorununu hem de yurttaşların kendi “millet”ine “milliyet”ine ya da diğer sadakat odaklarına karşı duygularını politik gündemin en ön sıralarına yerleştirmekteydi.
  • (..) devlet otoritesinin (..) bütün geleneksel meşruiyetleri 1789’dan beri sürekli tehdit altındaydı.
  • Monarşi kurumuna yeni ya da en azından tamamlayıcı bir “milli” temel sağlama ihtiyacı, III. George’un Britanyası ve I. Nikola’nın Rusyası kadar devrim tehlikesinden uzak devletlerde de hissediliyordu.
  • (..) yurttaşlarından gün geçtikçe edilgenlikten daha fazlasını isteyen devletlerin kamusal bir dine (“yurtseverlik”) duydukları ihtiyaç iyice yoğunlaşıyordu. Nelson’un denizcilerine Trafalgar Savaşı için hazırlanırken bir yurtseverlik türküsüyle birlikte anlattığı gibi, “İngiltere buğun herkesten üzerine düşeni yapmasını beklemektedir.”
  • 19 Kasım 1789’da Valence yakınlarında toplanan Languedoc, Dauphiné ve Provence’li 1.200 Milli Muhafız, Millet, Yasa ve Kral’a sadakat yemini etmişler ve o andan itibaren artık Dauphiné’li, Provence’li ya da Languedoc’lu olmadıklarını ilan etmişlerdi artık yalnızca Fransızdılar. (..) Potansiyel yurttaşların bilinçli politik tercihleriyle oluşturulan devrimci millet kavramı, kuşkusuz ABD’de saf biçimde hala varlığını korumaktadır. Kim Amerikalı olmak istiyorsa Amerikalıdır. (..) Fransız milliyeti Fransız yurttaşlığıydı: Etnik köken, tarihsel geçmiş, dil ya da evde konuşulan ağzın “millet” tanımıyla hiçbir ilintisi yoktu.
  • Politikayı demokratikleştirme (yani tebaayı yurttaşlara çevirme) adımı, bazı açılardan bakıldığında milli, hatta şovenist bir yurtseverlikten ayırmanın zor olduğu popülist bir bilinç yaratma eğilimine sahiptir.
  • Hem jakobenizmin hem de çartizm* gibi hareketlerin tarihinin kanıtladığı üzere, kitlesel politik bilinç ya da sınıf bilincinde bir “vatan” kavramı içkindi. Çartistlerin çoğu hem zenginlere hem de Fransızlara karşıydı.
  • (..) milliyetçiliğin 19. yüzyıl devletlerinin modernleşmesiyle nasıl bir ilişkisi olursa olsun, devlet, milliyetçiliği kendisinin dışında “devlet yurtseverliği”nden tamamen ayrı ve dolayısıyla uzlaşmak zorunda olduğu bir politik güç olarak karşısına alıyordu.
  • Doğallıkla devletler, “millet” imajı ile mirasını yaymak, “millet”e bağlılık duygusu aşılamak ve herkesi ülkeye ve bayrağa bağlamak üzere, kendi halklarıyla iletişim kurmak için gün geçtikçe güçlenen aygıtlardan, öncelikle ilkokullardan yararlanacaklardır.
  • Hükümetler açıkça bilinçli ve kasıtlı ideolojik mühendisliğe kendilerini kaptırırlarken bu uğraşları salt yukarıdan gerçekleştirilen bir manipülasyon olarak anlamak yanlış olur. Aslında hükümetler bunda en çok başarıyı, ister halkın yabancı düşmanlığının yani şovenizmin zaten var olan gayri resmi milliyetçi duyguları üzerinde ya da daha büyük ihtimalle orta ve alt orta sınıflar arasındaki milliyetçilik üzerinde inşa edebildikleri zaman kazanmışlardı.
  • Hükümetler en iyi ihtimalle, kendilerinin önünü açtıkları bu güçleri bütünüyle kontrol edemezler; en kötü ihtimalle ise onların esirleri olurlardı. (..) Çünkü (..) 19. yüzyıl sonuna doğru beliren milliyetçilik tipinin devlet yurtseverliğiyle hiçbir temel benzerliği yoktu. Onun asıl sadakati, paradoksal bir biçimde, “ülke”ye değil, yalnızca bu ülkenin özgül bir versiyonuna, yani ideolojik bir kurguya yönelikti.
  • Milli dil, bilhassa 1830’dan sonra evrilip yüzyılın sonuna doğru dönüşüme uğradıkça milliyetçilik ideologlarının gözünde pragmatik ve heyecan uyandırmayan bir konu olmaktan tamamen çıktı.
  • Almanca ve Slovence dili konuşanların iç içe yaşadıkları Celje’deki ortaokullarda hangi dil ya da dillerin kullanılacağı basitçe bir idari kolaylık konusu değildi.
  • Bir devletle özdeşleşmemiş bütün milliyetçiliklerin ister istemez politik bir nitelik kazandığı koşullar dil sorununa iyice patlayıcı bir içerik kazandırıyordu.
  • Dil artık milletlerarası diplomasinin faktörlerinden birisi olmuştu. Bazı devletlerin iç politikasında zaten eskiden de bir faktördü. Dahası (..) milliyetin, nesnel anlamda sayıya vurulup grafiğe dönüştürülebilecek biricik boyutuydu.

MİLLİYETÇİLİĞİN DÖNÜŞÜMÜ, 1870-1918

George Luks, Armistice Night 1918
  • 1880-1914 dönemi milliyetçiliği üç önemli noktada Mazzinici milliyetçilik aşamasından ayrılıyordu. Birincisi, önceden gördüğümüz gibi liberal çağdaki milliyetçiliğin temelinde yer alan “eşik ilkesi” terk edilmişti. Bundan böyle kendisini “millet” sayan her halk topluluğu, son analizde kendi topraklarında ayrı bir egemen bağımsız devlet kurma hakkı anlamına gelen kendi kaderini tayin hakkına sahip olduğunu iddia ediyordu. İkinci olarak ve bu “tarihsel olmayan” milletlerin çoğalmasının sonucunda, etnik köken ile dil, potansiyel millet olmanın merkezi, giderek belirleyici, hatta tek kriteri haline gelmişti.
  • (..) üçüncü bir değişiklik de söz konusuydu: Millet ve bayrağın hızla politik sağa doğru kayması(..)
  • Bir milleti tanımlamanın etnik-dilsel kriterinin fiilen çok geç başat hale geldiğinin genellikle fark edilmemesinin üç nedeni vardır. İlkin, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki devlet dışı milli hareketlerin en önde gelen ikisi, özünde, yerleşik bir yüksek kültür dili ve o dildeki edebiyat sayesinde politik ve coğrafi sınırları aşarak birleşmiş, eğitimli topluluklara dayanıyordu. Almanların ve İtalyanların gözünde, kendi milli dilleri yalnızca, Fransızcanın Fransa’da 1539’daki Villers-Cotterets buyruğundan beri olduğu gibi, bir idari kolaylık ya devlet çapındaki iletişimi birleştiren bir araç değildi; hatta, jakobenlerin gözünde olduğu gibi, eşitliğin sürekliliği sağlayıp ancien régime’in hiyerarşisinin canlanmasını önleyerek, özgürlük, bilim ve ilerleme doğrularını herkesin önüne seren devrimci bir araç da değildi. Onların milli dilleri, seçkin bir edebiyat ve evrensel düzeyde bir entelektüel anlatım vasıtası olmaktan öte, onları Alman ya da İtalyan yapan biricik şeydi.
  • 1914’ten önceki kırk yılda “milli mesele”nin öneminin artması, yalnızca eski çok milletli Avusturya-Macaristan ve Türkiye imparatorluklarında milli meselenin keskinleşmesiyle ölçülemez. “Milli mesele” artık hemen hemen bütün Avrupa devletlerinin iç politikasında ciddi bir sorunu oluşturuyordu.
  • (..) eskiden bilinmeyen bölgelerde veya o zamana kadar yalnızca folklor araştırmacılarının ilgiye değer bulduğu halklar arasında ve ilk defa kavramsal olarak Batılı olmayan bir dünyada çoğalan milliyetçi hareketlerle karşılaşmamız da bu döneme rastlar.
  • (..) ırkçıların ırk arılığının önemini ve melezleşmenin korkunçluğunu vurgulaması ile dilsel milliyetçilik biçimlerinin pek çoğunun milli dilin yabancı öğelerden arındırılması gerektiğinde ısrar etmeleri arasında apaçık bir paralellik vardır.
  • Milliyetçiliğin politika alanına girişi için tek gerekli olan şey, kendilerini hangi şekilde olursa olsun Ruritanyalı olarak gören ya da başkalarınca böyle görülen insan gruplarının şöyle bir argümana kulak vermeye hazır olmalarıydı: Ruritanyalıların huzursuzluklarının kaynağı, bir bakıma, diğer milliyetler tarafından ya da o milliyetler karşısında Ruritanyalı olmayan bir devlet veya yönetici sınıf tarafından aşağılanmalarından kaynaklanıyordu.
  • (..) milli çağrıların potansiyel alıcısının fiili alıcıya çeviren başlıca politik değişiklikler, sayıları çoğalan devletlerde politikanın demokratikleşmesi ve modern, idari, yurttaşları harekete geçiren ve etkileyen devletin kurulmasıydı.
  • (..) dilsel milliyetçilik özünde bir devletin denetimini, en azından dilin resmen tanınmasının sağlanmasını gerektirir.
  • Ne olursa olsun, dildeki milliyetçiliğin özünde iletişim, hatta kültür sorunları değil, iktidar, statü, politika ve ideoloji sorunları yatar. Eğer temel sorun iletişim ya da kültür olsaydı, Yahudi milliyetçi hareketi (Siyonistler) henüz kimsenin konuşmadığı ve Avrupa sinagoglarında kullanılana hiç benzemeyen bir telaffuzu olan modern İbraniceyi tercih etmezdi. Onlar Avrupa’nın doğusundaki Aşkenaz Yahudilerinin ve batıya giden göçmenlerin yüzde 95’inin (yani, bütün dünyadaki Yahudilerin büyük bir çoğunluğunun) konuştuğu Yidiş dilini reddetmişlerdi. 1935’te dili o dili konuşan 10 milyon kişinin geliştirdiği geniş kapsamlı ve seçkin yazın göz önüne getirildiğinde, Yidişçe “zamanın önde gelen yazın dillerinden  birisi”ydi.
  • Yazılı anadilin resmi kullanımını en çok önemseyen sınıflar, toplumsal bakımdan gösterişsiz ama eğitimli orta katmanlardı. Bunlar, eğitim gerektiren, kafa emeğine dayalı işleri yürütmeleri sayesinde alt orta sınıf statüsüne erişen kesimlerdi. “Küçük burjuva” öneki olmadan “milliyetçilik” sözünü ağzına almayan dönemin sosyalistleri, bu konuda haklıydı. Dilsel milliyetçiliğin cephe hattında taşra gazetecileri, öğretmenler ve gözü yüksekte olan alt rütbeli subaylar vardı.
  • Eski dilin savunulması, kesinlikle modernitenin tahribatları karşısında bütün bir toplumun eski usul ve geleneklerinin savunulması demekti: Bretonlar, Flamanlar, Basklar ve diğerlerinin Roma Katolik rahiplerinden aldığı desteğin kaynağı buydu.
  • Bask milliyetçiliği, bir yandan çıkarlarıyla İspanyol monarşisine bağlı olan büyük Bask burjuvazisine kafa tutarken, sanayileşme tehdidine ve tanrısız göçmen proleter sosyalizmine de tepki gösteren “muhafazakar, Katolik, küçük burjuva çevrelerde” kök salmıştı.

  • 1890’lardaki sağa kayışın (milliyetçiliğin o.b.) boyutu, Yahudi karşıtlığının Avusturya’dan Alman kollarına yayılmasına, emperyal dönemin üç renginin (siyah-beyaz-kırmızı)  1848’in liberal-milli üç renginin (siyah-kırmızı-altın sarısı) yerini almasına ve emperyal genişlemeciliğe yönelik yeni coşkulara bakarak ölçülebilir.
  • (..) tarihçiler arasında genel bir kural sayılan görüş şudur: Sosyalist enternasyonalizmin sığ olduğunun ortaya çıktığı 1914’teki savaşın ve 1918’den sonraki barış anlaşmalarında “milliyet ilkesi”nin ezici zaferinin kanıtladığı üzere, bu dönemde kitlesel milliyetçilik, rakip ideolojilere, bilhassa sınıf esasına dayalı sosyalizme karşı büyük zafer kazanmıştı.
  • (..)yaygın varsayımların tersine, kitlelere politik düzeyde seslenmenin (özellikle sosyalistlerin sınıf çağrısının) dayandığı çeşitli ilkeler karşılıklı olarak birbirlerini dışlamıyorlardı.
  • Aynı anda milliyet dahil çeşitli bağlılık ve sadakat odakları vardı, halen vardır ve bunlar aynı anda yaşamın çeşitli yönleriyle ilgilidirler.
  • Bayrağa sarılarak devrimci sendikalist ve enternasyonalist liderlerini şoka uğratan Güney Gallerli madenciler, bunun üzerinden daha bir yıl geçmeden, yurtsever olmadıkları suçlamalarına kulak asmayarak aynı derecede kolaylıkla bir genel grevde kömür madenini kapatmışlardı.
  • “Milli mesele” üzerindeki iyi bilinen milletlerarası Marksist tartışmalar yalnızca, enternasyonalizm ve sınıf çağrılarından başka bir şeye kulak vermemeleri gereken işçilere milliyetçi sloganların cazip gelmesi hakkında değil, aynı zamanda ve herhalde daha doğrudan olarak, milliyetçi ve sosyalist talepleri aynı anda destekleyen işçi sınıfı partilerinin nasıl ele alınacağı hakkındaydı.
  • Bağımsızlığı teşvik eden bir etken olarak toplumsal ve milli taleplerin birleşmesinin milliyetçilikten çok daha etkili olduğu anlaşılmıştır. Milliyetçiliğin çekim alanı hoşnutsuz alt ort sınıflarla sınırlıydı; sadece bu sınıflar açısından milliyetçilik hem toplumsal hem de politik bir programın yerine geçiyordu ya da yerine geçer görünüyordu.
  • Peter Hanak’ın, Birinci Dünya Savaşı sırasında Viyana ile Budapeşte’deki askerlerle ailelerinin birbirlerine yazdıkları, sansür edilmiş ya da el konulmuş çok sayıdaki mektubun analizine dayalı ilginç bir araştırmayı özetleyeceğim.(..) Sırpların Avusturya düşmanlığının toplumsal tabanı açıkça halk kesimine dayalıydı, ancak İtalyanlarla Rumenlerden  gelen milliyetçi mektupların büyük kısmı orta sınıftan ya da entelijensiyadan geliyordu.
  • Toplumsal tema mektupların %56’sında, barış teması mektupların %57’sinde, milli tema ise %43’ünde görülmektedir.
  • 1914 Ağustosu’nun perspektifinden bakıldığında, millet ile ulus-devletin bütün rakip toplumsal ve politik sadakat odakları karşısında zafer kazandığı sonucuna varılabilir. 1917’nin perspektifiyle bakıldığı zaman da aynı şeyler söylenebilir mi? Milliyetçilik, Avrupa’nın yoksul insanlarının gerçek kaygılarını yansıtan hareketlerin 1918’de başarısızlığa düştükleri ölçüde, savaşa giren Avrupa’nın eskiden bağımsız olan milliyetlerinde zafer kazanmıştı. Bu gerçekleştiği sıralarda, ezilen milliyetlerin orta ve alt orta katmanları, yeni bağımsızlaşan Wilsoncu küçük devletlerin yönetici elitleri olacak konumdaydılar. Toplumsal devrimsiz milli bağımsızlık, Müttefiklerin zaferinin şemsiyesi altında her ikisinin bir arada gerçekleşebileceği rüyasını görenler açısından, geri olmakla birlikte uygulanabilir bir çözümü yansıtıyordu. Bozguna uğrayan ya da yarı bozguna uğrayan büyük devletlerde başvurulabilecek başka bir yol yoktu. O devletlerde çöküş toplumsal devrim doğurmuştu. Sovyetlere, hatta kısa ömürlü Sovyet cumhuriyetlerine Çekler ve Hırvatlarda değil, Almanya’da, Alman Avusturyası’nda ve Macaristan’da rastlanmıştı. (ve onların gölgesi İtalya’ya düşmüştü). Milliyetçilik bu ülkelerde, toplumsal devrimin yerini alan daha ılımlı bir hareket olarak değil, karşı devrimden yana olan eski subaylar, alt orta ve orta sınıf siviller takımının harekete geçmesi olarak yeniden boy göstermişti. Yani faşizmin döl yatağı olarak ortaya çıkmıştı.

MİLLİYETÇİLİĞİN ZİRVESİ, 1918-1950

Avrupa – 1919
  • İki savaş arası dönemdeki Avrupa, “burjuva” milletin daha önceki bir bölümde tartışılan diğer boyutunun, yani bir “milli ekonomi” olarak milletin zaferine de tanıklık edecekti. Çoğu ekonomist, iş adamı ve Batılı hükümet rüyalarında 1913’teki dünya ekonomisine geri dönmeyi görüyordu, ama bunun gerçekleşmesinin imkansızlığı ortaya çıkmıştı.
  • Versailles Barış Antlaşması’nın beraberinde gelen anlaşmaların Avrupa’ya dayattığı fiili ulus-devletler modeline kısaca göz atalım. Bu kısa bakış, Wilsoncu ilkenin, yani devlet sınırlarının milliyet ve dil sınırlarıyla uyumlu kılınması ilkesinin pratikte hiçbir şekilde uygulanamayacağını hemen açığa çıkarmaktadır.
  • Çözüm işe yaramadı. Halkların fiili dağılımı göz önüne alındığında, eski imparatorlukların yıkıntıları üzerinde kurulan yeni devletlerin çoğu, kaçınılmaz olarak yerlerini aldıkları eski “milletler hapishaneleri” kadar çok milletli yapıdaydı. Çekoslovakya, Polonya, Romanya ve Yugoslavya buna örnektir. İtalya’daki Alman, Sloven ve Hırvat azınlıklar, Habsburg İmparatorluğu’ndaki İtalyan azınlıkların yerini almışlardı. Asıl değişim, devletlerin artık ortalama olarak çok daha küçülmeleri ve devletler içindeki “ezilen halklar”a artık “ezilen azınlıklar” denilmesiydi. Kalın çizgilerle her birinde etnik köken ve dil itibariyle ayrı bir homojen halkın yaşadığı, kendi içinde uyumlu teritoryal devletlere bölünmüş bir kıta yaratma çalışmasının mantıksal sonucu, azınlıkların kitle halinde kovulması ya da imha edilmesiydi.
  • Wİlsoncu sistem, bundan başka önemli ve hiç beklenmedik sonuçlara da yol açmıştı. Birincisi, küçük milletlerin milliyetçiliğinin şaşırtıcı olmayan bir biçimde tıpkı Lenin’in vurguladığı “büyük millet şovenizmi” kadar azınlıklara karşı tahammülsüzlüğüydü.
  • Yine, bir Güney Slav krallığının kurulması, orada yaşayanların on dokuzuncu yüzyıl başlarında İlirya fikrinin (Hırvat) öncülerinin öne sürdükleri tek Yugoslav bilincini taşımadıklarını ve Hırvatlar, Sırplar ya da Slovenler olarak, katliam doğuracak kadar güçlü sloganlarla daha kolayca harekete geçirilebileceklerini ortaya koymuştu. (..) Yeni Çekoslavakya sınırları içinde Slovaklar ısrarla Çeklerin kardeşçe kucak açmalarından kaçıyorlardı.
  • Tek bir birleşik alt-kıta hedefine bağlılığını koruyan Hint Milli Kongresi 1947’de Hindistan’ın bölünmesini; aynı alt kıtadaki Müslümanları tek bir devlette toplamayı amaç edinen Pakistan ise 1971’de Pakistan’ın bölünmesini (Bangladeş ve Pakistan olarak o.b.) kabullenmek zorunda kalmıştı.
  • Versailles Antlaşması başka bir yeni olguyu da gündeme sokmuştu: Milliyetçi hareketlerin coğrafi yayılmaları ve yeni hareketlerin Avrupa modelinden farklılığı.
  • Sömürge ve yarı sömürge kurtuluş hareketlerinin liderleriyle ideologları içtenlikle, kendi durumlarına denk düşmediği zamanlarda bile, genellikle Batı’dayken ya da Batı’dan öğrendikleri Avrupa milliyetçiliğinin diliyle konuşuyorlardı. Ve Rus Devrimi’nin radikalizmi temel global kurtuluş ideolojisi olarak Fransız Devrimi’nin radikalizmini sürdürdüğünden, artık Stalin’in metinlerinde somutlanan kendi kaderini tayin etme hakkı Mazzini’nin ulaşamadığı insanlara da ulaşıyordu. Üçüncü Dünyada adı konmamış olan bölgedeki kurtuluşa, her yerde “milli kurtuluş” ya da Marksistler arasında “milli ve toplumsal kurtuluş” olarak bakılmaktaydı artık.
  • (..) toprak peşindeki kurtuluş hareketleri, sömürgeci gücün ya da güçlerin kendi topraklarında oluşturdukları ortak öğeler temelinde yükselmekten kaçınamazlardı, çünkü gelecekteki ülkenin sahip olduğu tek birlik ve milli karakter genellikle buydu. Tıpkı bağımsız devletlerin varlığının bazen bir yurttaş yurtseverliği duygusu yaratması gibi, işgal ve yönetimin sağladığı birlik de bazen uzun vadede kendisini bir “millet” olarak gören bir halk yaratabilir.
  • Örneğin Orta Asya’daki Türk halklarına baktığınızda 1930ların ortasına kadar oturtulamayan yapay sınırlar bağımsızlık sonrasında onların milli kimlik inşalarında önemli rol oynadı. Bugün hala Doğu Türkistan’da, her ne kadar 1930 ve 40lardaki iki Cumhuriyet bu sınırları önemli ölçüde şekillendirdiyse de, Çin devletinin çizdiği sömürge eyaleti sınırları milli hareketin de sembolize ettiği sınırlar olarak karşımıza çıkıyor. (o.b.)
  • 1914’ten önce karakteristik milli hareketler Habsburg ve Osmanlık imparatorlukları gibi çok milletli ya da milletlerüstü diye değerlendirilen devletleri veya politik kümelenmeleri hedef almışken, 1919’dan sonra Avrupa’da genellikle ulus devletleri hedef alıyorlardı.
  • (..) maksatlı propaganda, kitlesel medyanın, milli sembolleri her bireyin yaşamının bir parçasına dönüştürme ve böylece, çoğu yurttaşın yaşamının olağan bir boyutunu oluşturan özel ve yerel alanlar ile kamusal ve milli alanlar arasındaki ayrımları yıkma becerisine kıyasla, neredeyse kesinlikle daha az etkiliydi.

  • Spor da özel ve kamusal dünyalar arasındaki uçurumu kapatmaya yarıyordu. İki savaş arasındaki dönemde kitlesel bir gösteri olarak spor, devlet-milletleri sembolize eden kişiler ve takımlar arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir gladyatör yarışmaları dizisine dönülmüştü.
  • (..) iki savaş arasındaki dönemde milletlerarası spor, George Orwell’in çok geçmeden anladığı gibi, milli mücadeleyi ifade eder olmuştu.
  • Sporu erkeklere milli duyguları aşılamanın benzersiz ölçüde etkili bir aracı durumuna getiren etken, en az politikleşmiş ya da kamusallaşmış bireylerin bile kendilerini, pratikte her insanın olmasını istediği ya da ömrünün bir anında kendisinin olmak istediği kadar mükemmmel olan genç insanların sembolize ettiği milletle rahatlıkla özdeşleştirebilmeleridir. Milyonların oluşturduğu hayali topluluk, on bir isimli bir ekipte daha gerçek görünmektedir.
  • Savaşan ülkelerdeki milliyetçilik kuşkusuz savaşla birlikte, bilhassa devrimci umut dalgası 1920’lerin başında çekildikten sonra iyice güçlenmişti. Faşist ve diğer sağcı hareketler bundan yararlanmakta vakit kaybetmediler. Faşist ve sağcı hareketler bu durumdan ilk planda, orta katmanlar ile toplumsal devrimden korkan diğer tabakaları, kolayca militan enternasyonalizmle ve hemen hemen aynı ölçüde, 1914-1918’deki savaş deneyiminin pekiştirdiği bir militarizm karşıtlığıyla özdeşleştirilebilecek olan kızıl tehdide karşı seferber ederek yararlandılar. Bu tür milliyetçi propagandanın çekim gücü, başarısızlığın ve zayıflığın sorumluluğu dışarıdaki düşmanlar ile içerideki hainlerin omzuna yıkılabildiği sürece, işçiler arasında bile etkili oluyordu. Ve ortada açıklanmayı bekleyen bol sayıda başarısızlık ve zayıflık vardı.
  • (..) “miilet” ile “sınıf” kolayca ayrılamazdı. Sınıf bilincinin pratikte kamusal- milli bir boyutunun, kamusal-milli ya da etnik bilincin de toplumsal boyutlarının olduğunu kabul edersek, birinci savaşta sonraki Avrupa’da işçi sınıflarının radikalleşmesinin, onların potansiyel milli bilinçlerini kuvvetlendirmiş olması pekala mümkündür. Yoksa solun, faşist olmayan ülkelerde antifaşist mücadele sırasında milli ve yurtsever duyguyu yeniden sahiplenmedeki olağanüstü başarısını nasıl açıklarız? Bilhassa İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’na gösterilen direnişin hem milli duygulara hem de toplumsal yenilenme ve kurtuluş umutlarına seslendiği kolay kolay yadsınamaz.
  • (..) antifaşist milliyetçilik, çeşitli milli yönetici sınıfların bir bölümünün sağda bir milletlerarası politik saflaşmayı ve onunla özdeşleşen devletleri tercih ettiği milletlerarası bir ideolojik iç savaş bağlamında ortaya çıkmıştı. Böylece sağdaki geleneksel partiler, bir zamanlar kendilerine çok yararlı hizmetler görmüş yabancı düşmanı yurtseverlikten vazgeçmiş oluyorlardı. Fransız sağı bunu, “Hitler, Léon Blum’dan daha iyidir” diyerek ifade etmişti. Bu deyişle kastedilen herhalde şuydu: Bir Yahudi’dense bir Alman daha iyidir. Ama çok kolayca şöyle de yorumlanabilirdi: Kendi ülkemiz yerine yabancı bir ülke. Bu, solun milli bayrağı sağın artık gevşemiş ellerinden geri alınmasını kolaylaştırıyordu.
  • (..) milliyetçilik antifaşist mücadelede güçlü biçimde solu çağrıştırmaya başlamıştı ve sonradan sömürge ülkelerdeki anti emperyalist mücadele deneyimiyle kuvvetlenen bir çağrışımdı bu.
  • Sol ile bağımlı ülke milliyetçiliği arasındaki ilişkiler, kuşkusuz basit bir formülle ortaya konamayacak kadar karmaşıktı. Kendi ideolojik tercihleri dışında antiemperyalist devrimciler, kuramda ne kadar enternasyonalist olursa olsunlar, kendi ülkelerinin bağımsızlığından başka bir şeyle ilgilenmiyorlardı.

  • Çoğul toplumlarda gettolara dayalı bir teritoryal ayrımcılığın, gerek Belfast’ın ve gerekse Beyrut’un örneklediği gibi, etnik birlik açısından korkunç bir gücü olabilir, ama bu, çok istisnai örnekler dışında, teritoryal devletler oluşturan klasik kendi kaderini tayin etme perspektifini fiilen ortadan kaldırmaktadır.
  • Bir toplum ne kadar şehirleşir ve sanayileşirse, geniş bir ekonomik alanda faaliyet yürüten etnik toplulukları teritoryal yurtlarına hapsetme girişimi de o kadar yapay kalır.
  • (..) karmaşık, çok etnik/komünal yapılı toplumlardaki grup ilişkileri, geleneksel toplumlardaki genel eğilime göre hem değişik hem de daha istikrarsızdı. Birinci olarak, modern ya da daha ileri toplumlara giren grupların üç muhtemel stratejileri vardır. Bu grup üyeleri asimile olmanın ya da ileri toplumun üyeleri, “sayılma”nın yollarını arayabilirler;(..). Başka bir şık olarak, azınlık statüsünü kabullenip azınlık olmanın getirdiği dezavantajları azaltmaya çalışabilir ve  bunun yanında “eklemlenmemiş bölgelerde” (azınlığın bölgesel çoğunluğa sahip olduğu yerleri kastediyor sanırım o.b.) özgül karakterlerini korumakta ısrar edebilirler. Bundan ötürü sanayi toplumlarında çok etnik yapıyla örgütlenmiş bir topluma veya asimilasyona tam olarak rastlanmayacaktır. Nihayet, grup etnik kimliğini öne çıkarmayı, “ondan, eskiden kendi toplumlarındaki görülmeyen ya da yeni amaçlara uygun düşecek yeterlilikte bulunmayan… yeni konumlar ve biçimler geliştirmekte yararlanmayı” seçebilir. Barth’ın* görüşünce, sömürge dönemi sonrası etnik milliyetçiliği ya da muhtemel bir devlet kuruluşunu doğurmaya en yatkın düşen strateji budur; ama bana göre bu sonuç, söz konusu stratejinin ne olağan hedefi ne de zorunlu bir uzantısıdır. Nasıl olursa olsun, etnik grubun hayatta kalma biçimlerinin hepsini (yalnızca çok etnik yapılı bir örneği aktarırsak, Quebecliler, Yunan ve Baltıklı göçmenler, Algonkin Kızılderilileri, İnuitler*, Ukraynalılar ve Angloiskoçlar) aynı millet ve milliyetçilik başlığı altında toplamak analiz bir işe yaramaz.
  • İkinci olarak, etnik gruplar arasındaki geleneksel ilişkiler ayrıma dayalı bir toplumsal işbölümüne dönüşecek şekilde, belki de çoğu durumda, istikrara kavuşmuştu. Öyle ki şimdi “yabancı”nın kabul edilen  bir işlevi vardır ve bu “bizim” yabancının topluluğuyla sürtüşmemizle ilgisi olmadan, “biz”le çelişmemekte, tersine “biz”i tamamlamaktadır”. Kendi haline bırakılan etnik ayrıma dayalı emek pazarları ve hizmet türleri; kısmen bu tür pazarların doldurulacak özgül boşluk olduğundan, ama esasen belirli bölgelerden gelen göçmenlerin kendi aralarındaki gayri resmi karşılıklı yardım ağlarının bu boşlukları eski memleketten gelen arkadaşlar, akrabalar ve himaye edilen kişilerle doldurması nedeniyle, Batı sanayileşmesi ve şehirleşmesinin tarihinde bile doğal bir gelişim çizgisi gösterir. Dolayısıyla bugün bile New York’ta bir manav dükkanında Koreli yüzler görmeyi, gökdelenlerin çelik iskelelerinde Mohawk Kızılderililerine çok sık rastlamayı, gazete bayilerinin Londra’daki gibi Hint kökenli olmasını ve Hint lokantalarındaki personelin Bangladeş’in Slyhet bölgesinden gelen göçmenlerden seçilmesini olağan bulabiliriz.
  • (..) “milliyetçilik”in doğduğu bölgenin dışına yayılması, onu milliyetçilik fenomeninin ilk baştaki çözümlemesinin ötesine taşımaktadır. Sorunu kavramak için oldukça yakın bir geçmişi olan “etni” gibi yeni terimlerin kendiliğinden belirmesi bunun bir göstergesidir.

YİRMİNCİ YÜZYILIN SONUNDA MİLLİYETÇİLİK

  • Bu kısım Mart 1992’de yazılıp kitabın diğer kısımlarına eklenmiştir. (o.b.)
  • (..) gerek Sovyetler Birliği’nin gerekse bir süper güç olarak yaklaşık kırk yıldan beri onun bir dayanağını oluşturduğu bölgesel ve milletlerarası sistemin çöküşünün derin ve herhalde kalıcı bir tarihsel değişime (..) işaret ettiğini yadsımak aptallık olur. Bu durum, SSCB’nin 1991’deki dağılışının Çarlık Rusyası’nın 1918-1920’deki (geçici) dağılışını çok geride bırakması haricinde, milliyetçiliğin tarihine yeni unsurlar sokmamaktadır. Çünkü 1989-1992’nin “milli meseleler”i özünde yeni değildir.
  • Etnik gruplar arasındaki sürtüşmeler ve kanlı çatışmalar milliyetçiliğin politik programından daha eskidir ve ondan daha fazla dayanacaktır.
  • (..) çok milletli Rus imparatorluğu, Habsburg ve Osmanlı imparatorluklarından farklı olarak, Ekim Devrimi ile Hitler sayesinde üç kuşak daha hayatta kalmayı başardı.
  • (..) ayrılıkçılığın 1988-1992’deki patlaması, en basit yolla, “1918-1921’in yarım kalmış işi” diye anlatılabilir.
Litvanya – 1990
  • (..) 1989’da ve sonrasında meydana gelen değişiklikler özünde, Polonya ‘da ve Yugoslav halkları arasında olduğu gibi gerçekten var olduğu yerlerde bile, merkezi parti işlediği sürece, fiilen denetlenen milli gerginliklerden değil, asıl olarak Sovyet rejiminin reform yapma kararından kaynaklanıyordu.
  • Milliyetçilik, bu gelişmelerden en çok yararı kendisi sağlamış, ama bu gelişmelerin ortaya çıkışında önemli rol oynamamıştı.
  • Farkların altını çizmek için 1871 ve 1990 Alman birleşmelerini karşılaştırmak yeterlidir. 1871 Alman birliğine, şu ya da bu biçimde Alman topraklarında politikayla ilgilenen herkesin, buna karşı çıkmayı isteyenlerin bile temel ilgi odağını oluşturan, uzun süredir beklenen bir hedefin gerçekleşmesi gözüyle bakılıyordu. Marx ve Engels bile Bismark için “188’da olduğu gibi, şimdi bizim işimizin bir parçasını kendi yöntemiyle yapıyor” demişlerdi. Oysa 1989 sonbaharına kadar Federal Alman Cumhuriyeti’ndeki başlıca partilerin hepsi de tek bir Alman devletinin kurulmasına ancak sahte bir bağlılıkla bağlanmışlardı.
  • Tüm bu yorumlara karşı Sovyetler Birliği’ndeki baskı yönetiminin ve anti demokratik ortamın milli talepleri sümen altı ettiği (1930lar boyunca yaşanan ve milli liderlerin fikir adamlarının öldürüldüğü Stalin’in repressiya dönemini ve ikinci harp sonrası Macaristan’da Çekya’da hapislere tıkılan milliyetçi görüşleri hatırlayın) rahatlıkla bir cevap olarak ileri sürülebilir. Milliyetçik ve milli taleplerin, cılız bir reform ışığının (glastnost i prestroyka) tünelin ucundan görülmesiyle yeniden dirilmesi ise onun atıllığını veya bir katalizör görevini değil bilhassa onun direncini ve bilinçaltında modern toplumun ne kadar değişmez bir “olgusu” haline geldiğini gösterir. (o.b.)
  • On dokuzuncu yüzyılın “gelişmiş” dünyasında, ulus devlet ile milli ekonomiyi birleştiren çeşitli “milletler”in inşa edilmesi, açıkça tarihsel dönüşümün temel bir olgusuydu ve öyle değerlendirilmişti. Yirminci yüzyılın ilk yarısının “bağımlı” dünyasında ve bilinen nedenlerle özellikle sömürgeleşmiş kesiminde, milli kurtuluş ve bağımsızlık hareketleri yeryüzünün büyük bölümünün politik kurtuluşunun, yani, emperyal yönetimi ve daha önemlisi emperyal devletlerin doğrudan askeri egemenliğine son verilmesinin temel unsurlarıydı.
  • (..) “biz” olan grupları, kendilerine yabancı ve tehditkar “onlar”a karşı “etnik”/dilsel bir kimlik takınmaya götüren duyguların gücü yadsınamaz. Bu duygular, hayali bir Britanyalı “biz”in sembolik bir Arjantinli “onlar”a karşı Güney Atlantik’teki bir bataklık ve taşlı topraklar uğruna yurtsever coşkuları uyandırarak çılgınca bir savaşın yürütüldüğü ve yabancı düşmanlığının (la xénophobie) dünyada en yaygın kitle ideolojisi haline geldiği yirminci yüzyıl sonunda özellikle çok güçlüdür. Oysa ırkçılığı kolayca gizleyen ve 1990’larda Avrupa ile Kuzey Amerika’da faşizm zamanından bile daha genel bir fenomen olan yabancı düşmanlığı, bir tarihsel program olarak Mazzinici milliyetçilikten bile geridir.
  • 19. yüzyılın milliyetçilikleri ve iki savaş arası dönemin faşizmleri salt bir yabancı karşıtlığından çok daha fazlasıydı. Yazarın hakkı var, 1990’lardan beri ortaya çıkan yabancı düşmanlığı (haklılığını sorgulamak derdinde değilim) Mısır krallarının veya Grek komutanların Pers düşmanlığı kadar basit ve ilkel neredeyse. Savaş ile olmasa da göçlerle nüfuz eden bu doğulu kültüre verilen tepkiler, bir milliyetçilik veya her ne kadar andırdığı iddia edilse de Nazizm olamayacak kadar ilkeldir. (o.b.)
  • Milliyetçilik ya da etnik köken (çağdaş Orta Avrupa üzerine yazan Miroslav Hroch’u aktarırsak) “dağılan bir toplumda bütünleşme faktörlerini ikame eden bir özelliktir. Toplum başarısız kalınca, nihai güvence olarak ortaya millet çıkar.”
  • (..) etnik/milliyetçi tepkilerin, yeryüzünün pek çok  köşesindeki “fundamentalizm”in son zamanlardaki yükselişiyle ortak yönü, varsa eğer nedir? Hemen belirtelim, “fundamentalizm” “tesadüfi ve gelişigüzel varoluşa, nedeni açıklanamayan koşullara katlanamayan (ve böylece) genellikle en tam, kapsamlı ve abartılı dünya görüşlerini sunan kişilere yaklaşan insanlara” hitap eden bir akım olarak tanımlanmaktadır.

  • Uzaydan gelen ziyaretçimiz muhtemelen, etnik dışlayıcılık, çatışma, yabancı düşmanlığı ve fundamentalizmin aynı genel fenomenin çeşitli yönlerini temsil ettiğini düşünecektir. Gene de önemli bir ayrım noktası vardı. Fundamentalizm, hangi dinsel versiyonla kendini gösterirse göstersin, yirminci yüzyıl sonuna uygun düşüp düşmediği belli olmayan metinler ya da geleneklerden seçilmiş bile olsa, hem bireylere hem de topluma ayrıntılı ve somut bir program sunmaktadır. Günümüzün dejenere ve karanlık toplumu karşısına çıkarılan alternatif fazla tartışılmadan kabul edilir: Kadınlar bir kere daha kapatılır ya da evlenen kadınların saçı kesilir; hırsızlar yine elleri ya da bacakları kesilerek cezalandırılır; alkole ya da dinin yasakladığı hiçbir şeye izin verilmez; Kuran ya da İncil veya ezeli ve ebedi bilgeliğin güvenilir özünü oluşturan her şey, bu işi üstlenenlerin yorumuyla, her konuda eksiksiz bir pratik ve ahlaki yol göstericilik yapar. Etnik kökenin ya da dilin çağrısı, yeni devletler bu kriterlere dayanarak kurulduğu zaman bile gelecek açısından hiçbir yön gösteremez. Etnik kökenin ya da dilin çağrısı, statükoyu, daha kesin bir ifadeyle, etnik temelde tanımlanan grubu tehdit eden “ötekiler”i protesto etmekten ibarettir. Çünkü milliyetçilik gerçekte çağrıları ne kadar dar ve sekterce olursa olsun kuvvetini kuramsal düzlemde herkese uygulanabilecek bir evrensel doğru olma iddiasından alan fundamentalizmden farklı olarak, tanımı gereği kendi “millet”ine ait olmayan herkesi, yani insan ırkının ezici çoğunluğunu kendi etki alanını dışında bırakır. Bundan başka, fundamentalizm hiç değilse bir ölçüde hakiki gelenek ve görenek kalıntılarına ya da dinsel pratikte somutlandığı biçimiyle geçmiş pratiğe seslenebilirken, önceden gördüğümüz gibi milliyetçilik ya geçmişin gerçek örf ve adetlerine düşmandır ya da onların yıkıntıları üzerinde yükselir.
  • Milliyetçiliğin belirsizliği ve programatik içerikten yoksunluğu, ona kendi topluluğu içerisinde potansiyel bakımdan genel bir destek kazandırmaktadır. Fundamentalizm ise, modernitenin ilk etkisine tepki gösteren hakikaten geleneksel toplumlar dışında, evrensel düzeyde bir azınlık fenomeni olarak görülmektedir.
  • Günümüzde “millet” gözle görülür derecede eski işlevlerinden önemli bir kısmını, yani, en azından yeryüzünün gelişmiş bölgelerinde geniş “dünya ekonomisi” içinde ayrı bir yapı meydana getiren, teritoryal sınırları olan bir “milli ekonomi” oluşturma işlevini kaybetme sürecindedir.
  • Şu anda yirminci yüzyıl sonunun teknolojisi, on dokuzuncu yüzyıl serbest ticareti  ve ortaçağdaki dünya ticaretinin karakteristik özelliği olan ara merkezlerin yeniden doğuşundan oluşan tuhaf bir bileşiminde yaşamaktayız. Hong Kong ve Singapur gibi şehir devletleri canlanmakta, devletlerüstü “sanayi bölgeleri”, Hansa birliğine ait kontore’ler gibi teknik anlamda egemen ulus devletlerin bağrında çoğalmakta ve normal koşullarda kimsenin değer vermediği adalarda, biricik işlevi, tam bir ifadeyle, ekonomik işlemleri ulus devletlerin denetiminden kurtarmak olan denizaşırı vergi cennetleri ortaya çıkmaktadır. Milletler ile milliyetçilik ideolojisinin bu gelişmelerle yakından uzaktan bir ilgisi yoktur.
  • Millet ve milliyetçiliğin bu noktada şöyle bir kontrası ya da direnci olduğunu söyleyebiliriz: Bu örnekler 1992’de yazılan bu makaleden günümüze çoğalamadı. Belirli adalar, Panama ve Singapur gibi küçük ama küresel ölçekte öneme sahip ticari geçiş noktalarından öteye gidemedi. Frankfurt, Londra gibi şehirler bir finans merkezi olsa da bu tür ulus devlet üstü bir hukuk zeminine doğru kaymadılar. Tam tersine örneğin Hong Kong’da yaşanan son gelişmeler o bölgede tamamen bir Çin milliyetçiliğinin egemen olmaya başladığını gösteriyor. Bu noktada Londra’nın Brexit’ini de bir gerileme olarak görebiliriz. (o.b.)
  • İskoç, Galler, Bask ya da Katalan milliyetçiliği gibi Batı Avrupa’nın ayrılıkçı milliyetçilikleri bugün, “bölgeler” olarak doğrudan Brüksel’e başvurarak kendi hükümetlerini atlamayı tercih etmektedirler. (..) ayrılıkçı küçük millet hareketleri kendileri için en iyi umudu geniş bir politik ekonomik yapının (bu örnekte, Avrupa Ekonomi Topluluğu) alt birimlerini oluşturmakta gördükleri zaman, pratikte kendi türlerindeki hareketlerin klasik hedefi olan, bağımsız ve egemen ulus devletler kurma amacından vazgeçmektedirler.
  • Bugüne gelindiğinde bu küçük millet hareketlerinin AET daha “geniş bir politik ekonomik yapı” olan Avrupa Birliği’ne evrildiğinde dahi İskoçya ve Katalunya’da görüldüğü gibi nihai dava olan bağımsızlık kapısına dönüp dolaşıp geldiği görülmektedir. Milliyetçiliklerin doğasında olan egemenlik kavramı nesilden nesile görecelilik arz etmektedir. 1990’ların başında AET içerisinde mahalli idarelerin bulduğu alan bir heyecan yarattıysa da bundan tatminsizlik duyulmaya başlaması gecikmemiştir. Hatta Katalunya bugün AB’den ayrılmayı göze alarak sokaklarda bağımsızlığı için savaş vermektedir. (o.b.)

  • Türklerle Ruslar Moldavya’dan ayrılmayı dener, Sırplar milliyetçi Hırvatistan’dan bağımsızlıklarını ilan eder, diğer Kafkas halkları Gürcülerin egemenliğini reddederlerken; Vilnius’ta adından Alman soyundan geldiği anlaşılan bir liderin Litvanların en derin geçmiş özlemlerini doğru biçimde anlayıp anlamayacağından kuşku duyan aşırı etnik gürültüler duyulmaktadır. 180 devlet içinde herhalde en fazla bir düzine devletin kendi yurttaşlarının gerçek anlamda tek bir dinsel ya da etnik grup duygusuyla özdeştiklerini iddia edebileceği bir dünyada, homojenliğin sağlanmasını öngören milliyetçilik, yalnızca istenilmeyen bir şey olarak kalmamakta, aynı zamanda büyük ölçüde kendi kendini yok eden bir niteliğe bürünmektedir.
  • Benim savım, daha çok, milliyetçiliğin açıkça ön planda yer almasına rağmen tarihsel bakımdan daha önemsiz hale geldiği yönündedir. Milliyetçilik artık, söz uygun düşerse, on dokuzuncu yüzyıl ile yirminci yüzyıl başında temsil ettiği söylenebilecek kadar global bir politik program değildir. Olsa olsa başka gelişmeleri karmaşıklaştıran bir faktör ya da bir katalizördür.
  • Her şey bir yana, tarihçilerin milletler ile milliyetçiliğin incelenip analiz edilmesinde en azından biraz ilerleme kaydetmeye başlamaları bu fenomenin zirve noktasını geride bıraktığını düşündürtmektedir. Hegel’in dediği gibi, Minevra’nın bilgelik taşıyan baykuşu alacakaranlıkta uçar. Onun şimdi milletler ile milliyetçiliğin etrafında dolanması iyiye işarettir.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir