Milliyetçilik Kuramları V – Milliyetçiliğin Yüzleri – Tom Nairn

Hemen paylaş

Milliyetçilik Kuramları serisinin beşinci kitabı olarak Tom Nairn’in Türkçeye çevrilen tek kitabı olan “Milliyetçiliğin Yüzleri – Janus’a Yeni Bir Bakış”ı ele aldım. Tom Nairn literatürde modernist ana akıma en sert eleştirileri getiren yazarlardan biri. Ancak Nairn, Anthony Smith gibi etnosembolizm araştırmalarına girişmekten çok modernist görüşe yaklaşımından ötürü eleştiriler yöneltiyor.

Nairn’e göre milliyetçilik, modernitenin kaçınılmaz olmayan bir sonucu değil bizzat modernitenin omurgası, temeli hatta kendisidir. Dengesiz kalkınma teorisi okuyacağınız üzere Nairn’in literatürde en ses getiren iddiasıdır. Nairn teorik eleştirilerden sonra dünyadaki çeşitli milliyetçilikleri ele alarak “milliyetçiliğin yüzleri”ni bize sunuyor. Milliyetçilik hakkında çeşitli örneklerle bakış açımıza çeşitlilik getiriyor.

Serinin diğer “notlarında” yaptığım uyarılar geçerliliğini bu taslakta da korumaktadır. Aşağıdaki notlardaki ifadeler tamamen yazara aittir. Sadece, (o.b) ile biten ifadeler ve paragraflar benim şerhlerimden, bilgi notlarımdan oluşmaktadır.

GİRİŞ: MİLLİYETÇİLİK ÇALIŞMAK

  • Ernest Gellner, birçok defa, modern felsefenin esas konusunun sanayileşme olduğunun altını çizmişti.
  • Modern (yani, David Hume sonrası) felsefeciler Ruh, Tanrı, Sonsuzluk ve diğer büyük harfli tasarımlar üzerine kafa yorduklarına inanabilirler. Gerçekte, yapmaya çalıştıkları tek şey, buhar makinesinin artçı etkileriyle baş etmektir.
  • Gellner,(..) sanayileşmenin modern siyasal milliyetleri ürettiğini göstermiş oldu; fakat modern felsefenin esas konusunun sanayileşmenin kendisi değil, onun son derece karmaşık ve değişken artçı sarsıntısının, yani milliyetçiliğin olabileceği fikrini ileri sürmedi.

“Modernleşme Teorisi”

  • O, modernleşme sürecinde göze çarpan milliyet olgusunun ne bir kaza eseri, ne de idealizm ile iradenin ürünü olmadığını göstermiş oldu. Milliyet siyasetinin ortaya çıkışında ideolojinin ce komplonun rolü ne kadar önemli olursa olsun, Gellner, bu unsurlara atfedilen önemin başka etkenlerden kaynaklandığını düşünüyordu. Bu yeni yeni beliren önemin ardında, bahsi geçen unsurları kitabi bir uğraş veya hafta sonu eğlencesi olmaktan çıkarıp değişimin tetikleyicileri haline getiren sosyo-ekonomik dönüşümün etkisi vardır. Kapitalist sanayi ve tarım ile orta sınıf ve işçi sınıfının ortaya çıkışları, bütün toplumsal koşulları değiştirmiştir. Siyaset de bu koşullar altında karakter değiştirir.
Ernest Gellner
  • “Krallar ile Lordlar”, “Sıradan Adam”a sonrasında da “Sıradan Kadın”a yol vermek zorunda kalmış, (..) Gellner’in bu basma kalıp görüşe eklediği, “Sıradan İnsan”ın aslında milliyetçi olduğuydu. Hep ifade etmekten hoşlandığı gibi, bu tespit hiçbir zaman harfiyen doğru değildi, çünkü ne de olsa insanlar insanlar, basitçe, ya bir “milliyetten”diler, ya bir yerin “yerlisi”ydiler, ya da “etnik kişiler”diler. Bu şu, ya da bu şekilde, seçkin olmayan bir kültürün ürünü oldukları, yani etraflarında, anlayamadıkları bir düzeyde cereyan eden eden yüksek kültür sahasında eğitimsiz ve tecrübesiz kaldıkları anlamına geliyordu. “Milliyet” lafına eklene “-çi/-çilik” gibi ekler, sadece, sahip olunan bir potansiyele işaret ediyordu. Gelgelelim, süratle görülen sanayileşme işinin yürütülebilmesi genel bir kültürü ve dili gerektirdiğinden ve en etkili kültür popüler-ulusal kültür olduğundan, bu potansiyel büyük ölçekte gerçekleşmeye mahkumdu.
  • Neden çok uluslu devlet-uluslar ve hanedana dayalı imparatorluklardan müteşekkil eski düzen bu kadar çarpıcı ve olabildiğince ani bir biçimde sayıları süratle iki yüze doğru yol alan ve hiç de yavaşlama belirtisi göstermeyen bağımsız siyasal topluluklardan müteşekkil günümüz ulus-devletleri dünyasının çılgın desenini ortaya çıkarmak üzere parçalandı? Dahası, neden bu parçalanma süreci bu denli düşmancaydı; nasıl oldu da garaz, nefret, intikam ve savaşla dolup taştı? Gellner yanıtını sürecin “eşitsiz” doğasına işaret ederek verdi.
  • Kimse İlerlemeyi (progress) bir bütün olarak tasarlamadı. İlerleme düpedüz patladı. İşin içinde planlama olsaydı, standart 20. yüzyıl manasıyla “kalkınma” dediğimiz şey tahminen dünya kültürlerinin en büyüğü, en yaşlısı, en bütünlüklüsü ve kültürel bakımdan en teşekküllüsü olan Çin’de başlamış olurdu.
  • Gerçekte tam tersi yaşandı. Sanayileşme en dış çevrenin uzak, birbirleriyle hırlaşan, kaba saba kabileleri arasında patladı ve oradan savaş ve felaket ortamı içerisinde en son büyük dünya imparatorluğuna varmak üzere yayıldı.
  • Bu nedenle, milliyetçiliğin sivrilmesi kaçınılmazdı. Kopuş bir toplulukta değil de ötekinde gerçekleşti diye, o öteki topluluğa ve onun dil, gelenek görenek, inanç ve saire gibi bütün ayırt edici özelliklerine kalkınma sahasında avantaj sağlamaktan geri duramazdı.
  • 1984 türü distopyalar, başlangıçtaki bilimsel ve ekonomik atılıma tesadüf etmeyen toplulukların zamanında bir tepki geliştirebilmeleri sayesinde engellendi. Amerikan, Fransız ve sanayi devrimlerinin etkisi ardından uygun bir biçimde genellik kazanan bu tepki milliyete, “-çilik” ekini zerk etti.
Revolutionaries in Vienna with German tricolor flags, May 1848
  • (..)alternatif bir seferberlik için, elde hangi fay kırıkları varsa onlara uygun olarak inşa edilecek eş değer kimliklere gereksinim vardı. (..) Gerek zorla dayatmaları engellemek, gerekse tikel bir topluluğa kalkınma sahasında şans tanıyabilmek için “kendi devletimiz”e ihtiyaç vardı.
  • Homo sapiens, aileye önem veren, tapınan, pul toplayan, hayran hayran bir müzik grubunun peşinde müzik grubunun peşinde koşan, siyah, rugby kulübü üyesi, eşcinsel ve aynı zamanda pasaportlarında “İrlandalı”, “Sırp” veya “Birmanyalı” gibi ünvanlar bulunan bir türdü. O halde milliyet birçok kimlikten sadece biriydi – onu özel kılan ne olabilirdi ki? Gellner’in yanıtı modernleşmenin şartları altında milliyetin etin ve baskın kimlik edinme biçimine dönüştüğüydü; çünkü birçok kimlikten yalnızca o, sanayileşme havasına etkili bir şekilde uyum sağlamayı temsil ediyordu.

 

(..) milliyetçilikle ölüler uyanır. Mesele zaten budur; ölüler ilk kez gerçekten uyanır. Bütün kültürler ölüleri takıntı haline getirmiş ve onları başka bir dünyaya yerleştirmişler ve onları başka bir dünyada ağırlar. Milliyetçiliğin vekaletinde geçmiş “kadim” olmaktan çıkar: Şimdiki zamanda yeniden hatırlanır, anıtlaşır, böylece kendine bir gelecek sağlar. Geçmiş, ilk kez, geleceğin ekranında anlamlı bir şekilde yansıtılmış olur.

İlkçilik

  • Evet, modernleşme teorisi, sanayileşen modernitenin, milliyet siyasetinin gerekli bir koşulu olduğunu gördü ve bunu ilk kez açıkladı. (..) Milliyetçilik ilk bakışta keyfi ve dengesiz görünen karakterinden ötürü, bu yeni ya da ikinci doğanın kaçınılmaz bir özelliği haline geldi. Ne var ki gerekli bir koşul, yeterli bir koşul değildir.
  • İlerleme, her yerden değil, bir yerden başlamalıydı ve ilerleme dediğimiz süreç küresel bir başkentten verilen tanrısal bir yönerge değil, büyük ölçüde bir tesadüfler silsilesinden ibaretti. Makineyi devindiren Pekin, Viyana veya felsefe taşı değil, Ironbridge Geçiti, Lanarkshire ve 19. yüzyıl Liege’inin varoşları oldu. Bu tür olumsal kökenlerden bugünkü “modernite”yi oluşturan tesirler ve daha başka tesadüfler fırtınası çıktı; özetle, ulus-devletlerin ve milliyetçiliğin fırtınalı dünyası meydana geldi.
  • Elde güçlükle bir araya getirilebilecek ne kadar geçmiş vesika varsa onlarla, yeni bir yaşam için bahse girmeyi ve bedel ödemeyi ima eder. Öte yandan, bir halkın ya da topluluğun bu ihaleye teklif verebilmesi için halihazırda varlığını sürdürüyor ve yaşıyor olması gerekir. Geçtiğimiz nesil boyunca, Gellner eleştirmenlerinin ana bölüğünü daha fazla meşgul eden düşünce budur. Bu eleştirmenler genellikle “ilkçiler” olarak gruplandırılır ve ortak özellikleri, modernleşme sürecine bu denli üretici güç atfedilmesinden duydukları rahatsızlıktır.

“Kan”ın Yeniden Canlanması

  • Bu manzarada modernleşme doktrininin cevaz verdiğinden daha fazla olmalı ama ne? Hala en aşikar cevap, gerek biyolojik gerekse sosyo-kültürel açıdan tanıdık mecazi anlamıyla geçmişten aktarım veya kalıtım olarak “kan”dır. Ama elbette bu hemen melun ve münasebetsiz sorular doğurur. 1930’lardan bu yana “kan”la bağdaştırılan her şey (..) oldukça kötü izlenim bıraktı.
  • (..) etnisiteyi vurgulamak isteyen ilkçiler, ırk ve doğuştan gelen eşitsizliklerle ilgili eski safsatayla her türlü bağlantıyı reddettiklerini en baştan ve tekrar tekrar ortaya koymak zorunda bırakıldılar. Dolayısıyla, etbik ayrımlar, oldukça farklı bir biçimde, yani çözümlenebilen, öğrenilebilen, yeniden programlanabilen kültürel insan yapıtları olarak yorumlanmalıydı. Bu sava göre, etnisite milliyetçiliğin peşrevi ve temeli olabilirdi; fakat etnisite hiçbir şekilde Gobineau, Konfederasyonlu köle sahipleri ve Hitler’in pek sevdiği nihai-belirleyici anlamda “doğa” olamazdı. O da “inşa edilmeliydi”. Biyolojik değil, sosyolojik olarak anlaşılmalıydı.
  • “İnsan doğası”: Evet süregiden milliyetçilik çalışmalarında dönüp dolaşıp vardığımız geleneksel bakış açısı, budur. Modernistler ile ilkçiler arasındaki anlaşmazlık çağdaş tartışmalarda çözülme kavuşmamıştır, çünkü çözümsüzdür. Bir başka deyişle, her iki tarafın kullanmakta olduğu terimler kapsamında çözümsüzdür.
  • Modernizmin eski felsefi ön kabulleri hakimiyetlerini yitiyor; ama kimse bunların yerini hangi yeni ön kabullerin alacağından emin değil. 1989’dan bu yana gelişen olaylar bizi doğrudan “kan” sorununa göndermiş bulunuyor. Fakat yeni bir açıklayıcı paradigma olarak kendini dayatabilecek, yeterince ikna edici ve akla yatkın bir Tarihin Sonu-sonrası teorisi ortalıkta gözükmüyor.

Yaklaşım Araçları

  • Modernleşme teorisi felsefi materyalizmin bir çeşidiydi. Aslında teorinin temel varsayımları, Marksizmle ve dolayısıyla 1980’lerin sonunda hak ettiğini bulan devlet komünizmi ideolojileriyle bağlantılı “tarihsel materyalizm”inkilerle şaşırtıcı benzerlikler göstermekteydi.
  • Sosyolojik modernleşme teorisi, İkinci Dünya Savaşı’nın Alman-çıkışlı idealizmi sert bir yenilgiye uğratmasının ardından ortaya çıktı. Teori, siyaseten Marksizme karşı olsa da kapsamına düşmanın felsefi varsayımlarından -meşhur örnekte olduğu gibi, Marx’ın Hegel’in ideal diyalektiğini “tersine çevirmesi”, yani tarihin belirleyicileri olan maddi toplumsal güçler kavramına dönüştürmesi gibi- bazı unsurlar dahil etmek durumunda kaldı. Ancak Komünizmin madden çökmesiyle birlikte, bakış açısında, anında, idea-temelli düşünceye doğru yeni bir çarpıcı ters çevirme yaşandı. 1989 sonrasının bu ana motifi, temel açıklama kategorileri doğrudan Hegelci felsefeden beslenen, Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu ve Son İnsan (1989) adlı güçlü yapıtında en etkili biçimde işlendi. Böylece siyasal giysilerinden ve öneminden yoksun bırakılan sosyo-tarihsel materyalizm, akla gelen her düşünce kuruluşunda anında görevinden alındı ve bodrumdaki çürütülmüş eski hatıra eşyalar müzesinde frenoloji ve astrolojiye eşlik etmek üzere aşağı kata defnedildi.
  • Modernizm ile ilkçilik arasındaki gibi çok derin anlaşmazlıklar hiçbir zaman taraflardan birinin “zafer”iyle sonuçlanmaz: Her iki görüş de teorilerin ilk kez formüle edildiği dönemlerde öngörülemeyen  şekillerde hem haklı çıkar hem yanılgıya uğrar. Perspektiflerin bu şekilde kaynaşmasına tanıklık etmesi en muhtemel alan, “biyososyoloji” ve paleoantropoloji yoluyla yeni genetik bilimden geçerek Gellner ve modernistlerin büyük ölçüde dayandığı sosyolojiye uzanması bakımından “yaşam bilimi” demek zorunda kaldığımız alandır. Başka bir ifadeyle, herhangi bir yeni paradigma imkanı, bir tarafta biyoloji ile kan bağı, öte tarafta siyasal ulus-devletlerin ve yeniden canlanan milliyetin dünyası arasında kurulacak daha makul bir ilişkiye bağlıdır.
  • Genetikçi Steve Jones, Kanın İçinde adlı kitabının önsözünde bunu usulca ama mükemmelen ifade eder:

“Genetik de, Almanya gibi, nihayet, geçmişi için özür dilemeyi bırakmaya hazır. Kanın İçinde başlığı, kaderin doğuştan geldiğine yönelik yaygın kanıya dayanıyor. Bu inanış bilimden çok önce başladı. “Doğa” (nature) teriminin kendisi, Latincede “doğumla gelen” anlamındaki natus’tan gelmektedir; aynı kökenden gelen nation gibi.”

Jones, elbette, yaratılışı anlamada katedilen büyük mesafenin ulusları ve milliyetçiliği “açıkladığını” iddia etmiyor. Tersine, bu denli basit bir açıklamanın nasıl mümkün olmayacağını gösteriyor: Irkçılığın ve etnik milliyetçiliğin dehşet verici basitlikleri artık kesinkes bodrum katındaki sadıkta tutulan bu tür yanılgılardan doğdu.

  • Modernist teori, dili işlevselliğiyle, sanayileşmenin gerekli kıldığı kültürel bir araç olarak algılar. Lehçeler, buhar makinesi evreninde devletlere layık yerlerini alabilmek için yeniden inşa edilmeli ve “yüksek kültürler”e dönüştürülmelidirler. Evet, ama lehçelerin özgün inşalarının ve çeşitlemelerinin sonraki evrim sürecini anlamada hiç mi önemi yoktur? Topluluğun “büyüsü” daima, sadece dile değil, aynı zamanda anlayış, sağduyu ve hakikatle birlikte hep anlatılmazlık, gizlilik ve yanlışlık içeren lehçelerin yayılmasına dayanır.
  • Tarihsel materyalizm ve sosyolojik modernizm, kısmen kendi sosyal-bilimsel vasıflarını kayda geçirmek maksadıyla, öncelikli olarak bir gayrişahsi güçler ve hareketler söylemini kullandılar. Oysa genelde bu yaklaşımca dışarıda bırakılan veya kenara itilen, bağlılığın ve uyuşmazlığın “aidiyet”in ve reddin ya da yeniliğin psikolojik yapıları en yaşamsal vasıflar arasında yer alıyor olabilir.
  • Conor Cruise O’Brien durumu çok iyi tarif etmiştir:

“Hepimiz için, doğumumuzdan bir ya da iki nesil öncesine uzanan ve tarihin geriye kalanına pek ait olmayan alaca karanlık bir zaman dilimi vardır. Büyüklerimiz, bizler bireysel varlığımızı aşan ve kateden bir devamlılık hissi kazanana dek, hatıralarını hatıralarımızla konuştururlar. Bu devamlılık hissine ne ölçüde sahip olduğumuz ve bu hissin aldığı -ulusal, dinsel, ırksal veya toplumsal- biçim, hem kendi hayal gücümüze hem de yaşlı akrabalarımızın kişiliklerine, görüşlerine ve çenebazlıklarına bağlıdır. Çocuklar, eğer hayal güçleri kuvvetliyse, kendi bireysel doğumlarından önceki kayda değer bir zaman dilimini kendi yaşamlarına katma gücüne sahiptir.”

  • (..) buradaki esas mesele, her alaca karanlık kuşağının, tıpkı ona gerek çevrenin gerekse bireyin benimseme gayretinin sonradan ilave ettiği hayal gücü ve kültür gibi bir anlam ifade ettiğidir. Hepimizin, hem alaca karanlıktan geriye doğru karanlığa hem de ileriye, hayali kurulan ışığa doğru uzanan o temel “devamlılık” hissi ve biçiminden beklediği bir menfaat vardır. Haliyle bu, modernleşme teorisinde fazlasıyla görünür olan maddi veya sosyo-ekonomik kaygılardan uzak bir menfaattir.
  • Milliyetçiliği daha iyi anlamak için Perry Anderson’ın “daha farklılaştırılmış” yaklaşımına ihtiyaç duyulduğu doğrudur. Ama Allah aşkına ne kadar farklılaştırılmış? Genetik, arkeoloji, dilbilim, psikoloji, antropolojinin farklı türleri, din, köylülük çalışmaları: Bu çalışma alanındaki postmodernist kaygılar tayfının bir sonu var mıdır acaba?
  • Modernleşme teorisinin sınırlarının sorgulandığı andan itibaren bunun sonu yoktur. Birçok şeyin “konuyla ilgili” görünmesi kaçınılmazdır ve şunu ya da bunu peşinen gözardı etmek yararsızdır. Modernizmin kendisi bu tür “peşinen gözardı etme”ydi.
  • Ulusal, modernitenin fırtınalı dünyasının tavında dövülen bir eser değil, hala o dünyanın yaratıcısı konumundadır.

(..) modern felsefenin esas konusu sanayileşme değil, milliyetçiliktir; buhar makinesi ve bilgisayar değil, ulustur. Alman felsefesi (Marksizm dahil olmak üzere), sancılı bir oluşum çağındaki Almanya’yla ilgiliydi; İngiliz amprizmi, serbest ticaret ve ilkel endüstriyel hegemonya devrindeki Anglo-Britonlarla ilgiliydi; Amerikan pragmatizmi, Batı sınırlarına dayanılmasının ardından ABD demokrasisinin yayılması ile ilgiliydi; Fransız varoluşçuluğu, 1789 Cumhuriyetçiliğinin 20. yüzyıldaki yenilgilerinin ardından düştüğü açmazı temsil ediyordu.-vesaire.

ENTERNASYONAL

(..) milliyetçilik modernitenin evrensel bir koşuludur.

Enternasyonalizme Bir Eleştiri

  • Bir yüzyılı aşkın bir süredir, soylu bir hayalet, sosyalizmin başına musallat oldu.
  • Bu soylu hayalet, namı diğer “Enternasyonalizm”, normal de yapıla gelenden daha eleştirel bir incelemeyi hak ediyor.
  • 1871’den beri sosyalizmin bedeni olmadığı aşikardır. O, sosyalizmin zekası da değildir. Ama vücuda getirdiği kolektif suçluluk duygusunun akıl yürütmemize tesir ettiği kesindir. Yine de insanlar, o sanki sosyalizmin ya da komünizmin ruhuymuş gibi davranıyorlar. Zaman zaman unutulan, fakat asla terk edilmemesi gereken karşı konulamaz, yüce bir Ahlaki Varlık sözkonusudur adeta.
  • Enternasyonalizm adı ne diyorsa odur: Kendi sistematik doğasına sahip bir “-izm” şekli verilmiş bir inançtan bahsediyoruz.
  • (..) uluslararasılığın tabiatıyla, solculukla hiçbir ilgisi yoktur. Uluslararasılık, burjuva ve kapitalist ilerlemenin vücuda gelmiş halidir.
  • Enternasyonalizm, uluslararasılığın salt ideolojik görünümünden ibaret değildir. Uluslararasılığın inkar edilemez gerçeklerini enternasyonalizmin yalandan gerekçesi olarak kullanan ve sürekli yinelenen basit argümanlar savunulagelmiştir.
  • Gerçekliğe dönecek olursak, tek yapmamız gereken, modern uluslararasılığın ezici bir üstünlükle baskın çıkan siyasal yan ürünün milliyetçilik olduğunu hatırlamaktır. Enternasyonalizmin mantıken saptanmış aklıseliminden değil, ulus-devletlerin mantık dışı, düzensiz, inatçı, bölücü, tikelci hakikatinden; giderek büyüyen bir “yüksek birlik”ten değil, “Balkanlaşma”dan, kural olması beklenenin kati istisnalarıyla dolu bir dünyadan sözetmek gerekir. İstisnalar kural olmuştur. Mesele budur. Ve şayet tarihsel materyalizme teorimiz üzerinde çok küçük bir tesirde bulunma hakkı tanıdığımız durumda, bütün o demiryolu millerinin ve iş makineleri satıcılarının zorunlu ve kaçınılmaz olarak yol açtığının “Balkanlaşma” olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bir başka deyişle iç karartıcı bir kazalar zincirinden değil, sürecin kendisinden; ilerleyen gerçekliğe karşı başarısızlığa mahkum, anlamsız bir direnişten değil, eylem halindeki gerçeklikten bahsetmek gerekir.
  • Aydınlanma’dan beri savunulan teknolojik ilerlemenin, özgürlüğün, iletişim araçlarının dünyaya yayılmasının milletleri birbirleri ile kaynaştırıp en sonunda küreselleşmenin mutlak hedefine lineer bir yürüyüşün gerçekleşeceği inancı ne kadar da ironik bir şekilde yıkıldı. Milletlerin birbirlerine yakınlaşmaları, insanların özgürleşmeleri, birbirleri hakkında bilgi almaları ve demiryolu ile çabucak Avrupa kentleri arasında seyehat etmeleri onların kucaklaşacağı anlamına gelmedi. Milletlerin ve onların çatışmalarının da bir basamak olduğunu iddia edenler 250 senedir kehanetleri ile “milletler öldüler” diye çığırıyorlar. İlerleme’nin mutlak yolu binlerce yola ayrılarak çatallandı ve İlerleme’nin uyandırdığı her ulus ve hatta sözde uluslar “tahakküm eğilimlerinin bulunduğu evrensellik” sloganlarına karşı ayaklandılar. Bölünme ve çoğalma her geçen gün artıyor. İnternet 100 yıl önce çobanlık yapan nice kabileleri dünya vatandaşı değil yine kendisi sayesinde inşa edilen bir millet yaptı. (o.b.)
USSR, Russian-Chinese poster. “Tighten the bonds of friendship for the sake.”
  • Uluslararası gerçekler ile “enternasyonalizm” arasındaki ilişki gerçekte, milliyet ile milliyetçilik arasındaki ilişkiye benzemektedir. Her iki durumda da “-izm” otomatikman veya doğrudan temsil ettiği gerçek tarihsel varlıklardan kaynaklanmaz.
  • Aslında, kapitalist uluslararasılık hem milliyetçiliği hem enternasyonalizmi doğurmuştur.
  • Fransız fetihlerine karşı verilen büyük, çok etniseli tepkiden bu yana, neredeyse bütün devletlerin ve uluslararası devlet anlaşmalarının kaçınılmaz biçimi olarak defaatle ortaya çıkan, siyasal milliyet ilkesidir. Dolayısıyla, enternasyonalizm, bu ilkenin zaferlerinin bir sonucu olarak görülmelidir, tersi değil.
  • Enternasyonalistler ile “kozmopolitanizm” arasında da güçlü bir uyum olduğu söylenemez. Kozmopolitanizm, yukarıdan gelen medeni bir uluslararasılığın öncü kuvveti olduğuna ikna olmuş sanayileşme öncesi bir elitin içinde bulunduğu koşulları yansıtıyordu.
  • Enternasyonalist  felsefe, ulusal veya etnik devletin gerçeklikleri arasında daha yüksek bir ortak zemin bulunduğunu ve en kutsal görevimizin bu zemine ulaşmak olduğunu ileri sürer.
  • Yanlış bilince milliyetçiliğin çadırlarında olduğu kadar enternasyonalizmin malikesinde de yeterince yer vardır. Siyasal milliyetin karşı konulmaz patlamasına onurlu, aşamalı bir uyum ve sosyalizmin gayrimilli fikir dünyasından dönme: Enternasyonalizmin, teoride iddia ettiğinden farklı olarak, pratikte başardığı besbelli budur.
  • (..) enternasyonalizm (..) diğer halkları ve onların deneyimlerini ciddiye almanın bir yolu olarak görülebilir. Kozmopolitlerin aksine, çoğu insanlar arka bahçelerde yaşamaktadır. Elit olmayan siyasal ve kültürel varoluş kaçınılmaz olarak bu hamurla yoğrulmuştu. Sistematik bir dışa bakış ve soruşturmacı tavır ve farklı deneyimlerin anlamına yönelik yaratıcı bir arayış olarak enternasyonalizm, bu hakikatin sebep olduğu dezavantajlara karşı koymanın en değerli yoludur.
  • Birinci Enternasyonal devresinden Üçüncü Enternasyonal’in Sovyet devlet iktidarının bir aygıtına dönüştüğü ana kadar, Avrupa’nın işçi sınıfları arasında daha evrenselci bir perspektifin yaygın olduğu şüphesiz doğrudur.
  • Proletaryanın ulusallaşması, kaçınılmaz olmasına karşın, uzun sürdü. Bu süreç, güçlü etno-kültürel farklılıkların ve hızlı sanayileşmenin sebep olduğu sefaletin bulunduğu İskoçya ve ya Katalonya gibi çevre bölgelerde, diğer yerlere kıyasla daha da uzun sürdü ve 1917 ve sonrasının vahşi ayaklanmalarına imkan tanıdı.
  • (..) ulusal biçim kaçınılmazdı ve evrenselci ideolojinin erişebildiğinin çok ötesinde, derin bir kişilik ve kültür düzeyinde işlemekteydi. Bu yüzden, 1914’ü her şeyden önce büyük bir ihanet olarak algılayan yorum materyalist değil, mahşeri bir yorumdur.
  • Gorter, “Proletarya nasıl olur da kendi çıkarlarını tamamıyla inkar edebilir?” diye sorar ve ekler: “Bunun nedenine bakacak olursak, ilk bulgumuz proletaryanın burjuvazi karşısında tek bir uluslararası varlık olarak nasıl müdahalede bulunacağını henüz bilmediği olacaktır. İkinci bulgumuz ise, proletaryanın büyük, uzun vadeli hedefler uğruna nasıl mücadele edeceğini henüz bilmediği olacaktır. Proletarya ne yapması gerektiğini bilmiyordu.” Ve sayfalarca böyle devam eder. Peki, neden bilmiyordu? Çünkü yanlış, kendi çıkarını düşünen liderler kontrolü ele almış ve “işçileri, reformcuların hazırladığı hoş planlarla, ulusal sigorta ve vergilendirme önerileriyle, seçim yasasıyla ve liberallerin yardımıyla elde edecekleri emeklilik maaşlarıyla meşgul ederek” onlar arasındaki milliyetçi eğilimlerin gelişmesini teşvik etmişti. O halde ne yapmalıydı.
  • Williamson’un eleştirisinde (Gorter’den 62 yıl sonra) aynı vurgu sınıf bilincinin hiçbir şekilde kaçınılmaz olmayan “dramatik gerileyişi”nin “bilinçli faillerinin mücadelesi sonucunda gerçekleştiği” iddiası olarak ortaya çıkar. Elbette aynı türden bilinçli faillerin insanları enternasyonalist dünya görüşünün daha “temel bilinci”ne yeniden yönlendirileceğini söylemeye gerek yok. Bu “temel bilinç” terimi ilginçtir. Enternasyonalizmi gelecekte yavaşça inşa edilebilecek bir yapı olarak değil, geçmişte sahip olduğumuz, milliyetçilikten daha doğal ve dolayısıyla kurtarılmayı bekleyen bir perspektif olarak varsayar.
  • Bu evrenselleştirici bilinç, belli bir dönem için ve belli geçici şartlar altında bir kitlesel seferberlik tarzı sunabiliyor olsa dahi, ideolojik bakımdan yalnızca entelektüeller için vazgeçilmezdir. Entelektüellerin devrimci değişimin modern çağıyla baş edebilmek amacıyla, çoğunlukla modernite öncesi malzemelerle icat ettikleri ve etkisini yitirdiğinde de tekrar kurtarmak zorunda kaldıkları bir şeydir.
  • Bütün dünyada insanlar, coşkuyla kendi tikelciliklerini ortaya koyuyorlardı. İşin iyi tarafı, emperyal tiranlıkları tahtlarından etmeye yardımcı olmalarıydı. Ama aynı zamanda, ulusu sınıfın üstüne koyuyorlardı ki bu hiç de iyi değildi. Birinci ve İkinci Enternasyonal hareketlerinin ortodoks enternasyonalizmiyle yetişenlerin gözünde bu, acı, içinden çıkılmaz bir ikilemdi.
  • Lenin, bu ikilemden kurtulmanın, o zamandan beri bu konudaki görüşlere ışık tutan dahiyane bir yolunu buldu. Buna, genelde, bütün ulusların mutlak surette sahip olduğu kendi kaderlerini tayin etme hakkına dair Leninist ilke olarak değinilir.

  • Leninist, “Halklar elbette kendi kaderlerini tayin etme konusunda mutlak, devredilemez bir hakka sahiptir.” diye buyurur. Fakat halkların bu jest karşısında teşekkürlerini sunmalarına fırsat vermeden (gününe göre, ya memnuniyetle, ya da gergin bir biçimde) şunu ekler: “Elbette, mevcut vakada bu hakkın savunulmasını doğru bulmuyoruz.”
  • Genel ilke, bütün milliyetçi mücadele ve hareketlerin kötü olduğunu, ancak özel ve pragmatik olarak tanımlanabilen şartlar altında bazılarının -sadece bir süreliğine ve nitelikleri iyice belirlenmiş bir şekilde- iyi olabileceğini söyler. Bu şartlar genelde yeterince ağır ve büyük emperyalist zulüm durumlarında gerçekleşir.
  • Eric Hobsbawm, yakınlardaki bir Leninizm savunusunda, Marksistlerin, sürekli olarak, ilerici (veya “bir süreliğine ilerici”, “çok da fena değil”, “kurtarıcı yönleri olan) ulusal hareketler “kategorisini genişletmek” zorunda kaldıklarını teslim etmişti.
  • Bir ilkenin gerçeklikle açık bir ilişki içerisinde kalması ve yeterli sayıda istisna veya olumsuz örneğin ortaya çıkması durumunda, sözkonusu ilke ortadan kalkar (ya da basitçe unutulur). Ama ilke kutsallık mertebesine tercüme edildiği anda, istisnalar sadece günahkarlığın yeni örnekleri olurlar. Günah ne kadar büyükse, hakikat de o kadar kıymetli olur. Her bir Balkanlaşma trajedisiyle, ilke bütün tazeliğiyle yeniden vurgulanır: Bu tür trajediler yalnızca uluslararası sınıf mücadelesiyle engellenebilir.
  • Sosyalistlerin hep başvurdukları imgeye göre (..) milliyetçilik, modernitenin “İd”i, bizim dirilmiş, çılgına dönmüş arkaizmimiz, Marx’ın 1843’te teşhir ettiği baştan çıkarıcı fakat tehlikeli orman kaçkınıdır.
  • (..) enternasyonalistler emperyalizmi reddederler. Fakat sorun şu ki, 1914 sonrası ortodoksi kendini sistematik bir biçimde Büyük Güç fahişeliğine uygun hale getiren, fazlasıyla büyükşehirli bir forma sabitlenmiş durumdadır. Bunun en berbat örneği, Stalin’in “Tek Ülkede Sosyalizm”in zaferinin ardından enternasyonalist öğretinin Sovyet devletince sahiplenilmesiydi. O andan itibaren: “ Enternasyonalizmin temel anlamı, her Marksist-Leninist partinin, özellikle de iktidarda olmaları halinde, hareketin bütününe karşı sorumluluğunun bilincinde olması gerektiğidir. Sosyalizme giden özgül, bütünüyle ulusal yollar tasarlamak ve sosyalist inşanın ortak yasalarını inkar etmek, davaya zarar verebilir.
  • Proleter enternasyonalist ideolojide de, tıpkı Anglo-Sakson imparatorluğa payanda olan liberal, serbest ticaret dogmalarında olduğu gibi, aynı gizli emperyalist damar vardır.

Minevra’nın Baykuşu 

Ingresso di Garibaldi a Napoli il 7 settembre 1860 (Napoli, Museo civico di Castel Nuovo)
  • Bu başlıkta Ernest Gellner’in Milletler ve Milliyetçilik kitabındaki ifadeye gönderme var (o.b)
  • Gerçekten milliyetçiliğin bir siyasal gelişim tarzı olarak doğasını aşağı yukarı görünür kılacak kadar ilerlemiş olduğu doğru olabilir. Bu, çekip gitmek üzere olduğu anlamına gelmez.

Milliyetçilik, İlerlemenin haşmetli ana akımını kesintiye uğratan bir karşı-akım ya da anafor değildir. Ana akım milliyetçiliğin kendisidir.

  • Enternasyonalizm Aydınlanma seçkinleri arasında ortaya çıkmış ve bir entelijansiyadan ötekine, ütopyaya giden rasyonel bir kısayol fikri olarak aktarılagelmiştir. Enternasyonalizm hep onların konumu ve sınıf çıkarlarına en uygun ideoloji olagelmiştir.
  • Pratikte, bu ideolojinin elbette büyük müfrezelere* faydası dokundu. Sayıları, kültürel tesisleri, iktisadi gelişmişlikleri veya kaba güçleri sayesinde Fransızlar, İngilizler, Ruslar ve benzerleri, kişilik ve medeniyete sahip olduklarını en akla yakın biçimde iddia edebildiler. En kibar liberal John Stuart Mill’in Faydacılık adlı yaptında belirttiği gibi:

“Kimse bir Breton ya da Fransız Navarra’sından bir Basklının, kendi küçük zihinsel yörüngesinde dönüp durarak, dünyanın genel hareketine katılmayarak, ilgi duymayarak geçmiş zamanın yarı vahşi kalıntısı kayalıkların üzerinde somurtmasının , Fransız vatandaşlığının bütün ayrıcalıklarına eşit şartlar altında sahip olup Fransız milliyetinin bir mensubu olmasından daha faydalı olduğunu düşünemez.”

  • “Kalkınma” (..) belli başlı yerlerde başladı. Bu bölgeler diğer bölgeler üzerinde çok-biçimli bir üstünlük sağladılar.
  • Bütün bu adaletsizlik, peşi sıra küçük zihinsel yörüngelerin tamamını deldi geçti. (..) ortaya çıkan etnik somurtkanlıklar ekseriyetle ne gericiydiler, ne de moderniteden kopup gitme çabası içindeydiler. Büyük ölçüde, mevcut kalkınma-kontrolörlerinin sunduğundan daha farklı, daha az dezavantajlı şartlar altında modernleşme talebindeydiler.

 

Kalkınma yalnızca dengesiz olabilir; dengesizlik yalnızca süreğen bir tepkiyi, “geride bırakılmışlar”ın, sömürgeleştirilenlerin veya turistik tarih turlarına mahkum edilenlerin siyasal seferberliklerini üretebilir.

 

  • (..) odaklanmaya değer bir soru varsa, o da milliyetçiliğin sınıfsal niteliğidir. Doğu Avrupa’nın 1988 sonrası ulusal hareketlerine önderlik edenler arasında aydınların orta sınıf meslek sahiplerinin yükselişini fark edemeyen çok az kişi olmuştur. Nomenklatura’nın* bazen yalandan ama genelde çabucak tarihin lavabo deliğini boylamış olması, birtakım klasik 19. yüzyıl figürlerinin- öğretmenlerin, yazarların, gazetecilerin, müzisyenlerin ve sosyalist kalkınmadan sağ kurtulabilmiş eski burjuva ailelerinin temsilcilerinin- en azından geçici olarak kontrolü ele almasına yol açtı. Marksizm bunları sert bir terimler tarif ediyordu: proletatya disiplini benimseme kabiliyeti olmayıp kendilerini büyük burjuvaya satmadan evvel kötü milliyetçi yollara düşen “küçük burjuva aydınlar”. 
Bakü 1990
  • Yazarın Yugoslavya’dan verdiği örneğe çarpıcı bir benzerlik ise Azerbaycan ve Özbekistan gibi Türk ülkelerinde rastlanmıştır. Ebulfez Aliyev (Elçibey) bir tarihçi ve akademisyendi. Özbekistan’da milliyetçilerin başı olan Muhammed Salih ise şair ve yazar bir kişiliğe sahipti. (o.b)
  • Milliyetçilik, kullanım tarzı gelişip değişebilse de, sönümlenmesi hiç olası görünmeyen çok yönlü ve çok-işlevli bir kalkınma fenomenidir.
  • Hobsbawm, “geçmişe melankoliyle bakıldığında” komünizmin büyük başarılarından birinin “milliyetçiliğin yıkıcı etkilerini sınırlaması” olduğunu söyler. Buna göre, ulusların kamçı altında çektikleri acı, birbirlerinden çekecekleri acı yanında hiç kalmaktadır.
  • Geçmişe biraz daha az nostaljiyle bakıldığında ise, şunu eklemek gerekir. Bir yıl önce aniden parçalanan istikrarlı büyük birader dünyası, çok farklı türde bir felaket korkusuyla yönetilmekteydi. Bu korku, kendisinden kurtulmak hiç şüphe yok ki memnuniyetle karşılanmış olsa da, fikirlerden şaşırtıcı derecede kısa bir sürede silindi. “İki süper güç etrafında örgütlenmiş iki kutuplu dünya” aslında şantajcıların yaydığı korku ortamında işliyordu. Bu dünyanın devamlılığı, süper güçler arasındaki bir çatışmanın insan neslinin neredeyse tamamen tükenmesine yol açabileceği fikriyle sağlanıyordu. Şimdi ise, kurtuluş kaosunun yeni dünyasının bundan daha kötü olması gerektiğini düşünmeye davet ediliyoruz. Sınır çatışmaları, güruh şiddeti, ayrımcılık ve av tüfekleriyle kan davası gütmek, bombanın “düzen”inden daha büyük eziyet adddediliyor.
  • Yeni milliyet mücadelelerine özgü alan dahilinde iyimser olmamızın bir takım geçerli sebepleri olduğunu da düşünüyorum. Bunlardan ilki demokrasidir. Dünya, esasen Büyük Biraderin derin dondurucusuna karşı verilen tepki sayesinde, 1848 ve 1918 gibi önceki milliyetçi ilerleme anlarına kıyasla çok daha demokratiktir. Demokrasi, kurtuluş çatışmalarına ilham verdikçe ve hakemlik ettikçe, bu çatışmaların verdiği zarar daha sınırlı olacaktır.
  • Litvanyalıların ve onların Baltık komşularının Sovyet-Rus işgalcilerine karşı etnik veya hatta ırkçı türden kin duymalarında şaşılacak bir şey yoktur. (..) “Şaşılacak bir şey yoktur” demek, hoş görmek anlamına da gelmez: Tepkisel ırkçılık, kendi içinde, onu kışkırtandan daha iyi olmayabilir. Ne var ki, yaratıcısının aksine, sonsuza dek sürme niyeti (ve iktidarı) yoktur.
  • Modern anlamıyla “kalkınma”, en az değil, en çok zorunlu kontrastı barındıran, dünya genelinde kakafoninin ayı ini konumunda olan Avrupa’da başladı. Birçok etnik topluluğu harcamakla birlikte, ne mutlu ki başkalarını susturulma karşısında süregiden bir başkaldırıya yöneltti. Modern kültürün en değerli parçaları, bu başkaldırının meydana getirdiği kültür çarpışmasından, yani çeşitliliğin müzede sergilenmesine değil, var olma siyasal iradesini göstermesine dayalı antagonizmalar* ve sentezlerden türer.
  • Büyük müfrezeler sürekli bir geri çekilme halindedir: Bu, daha iyi, demokrasiyle daha uyumlu bir enternasyonalizm değil de nedir?

Milliyetin Şeytanlaştırılması

  • Time, 6 Ağustos 1990 tarihli kapağında, bir milliyetçilik portresi sunmuştu. Yalın, mezar taşı şeklinde, plastisinden* veya muhtemelen çamurdan bir yüz, benzer basitlikte bir Orta Avrupa haritasının ortasından bize doğru dik dik bakar. İlkel, ruhsuz gözlerinden biri Vilnius yakınlarındadır. Öne çıkan burnunun altından çirkin, derin bir kesiği andıran ağzı, zehrini Yugoslavya ve Romanya boyunca akıtamadan, kıtayı Münih’ten Kiev’e yarıyor. İmgenin şifresini kırmak için göstergebilimde usta olmaya gerek yok. Dikkatle bakılırsa, kesiğin içindeki dişlerin bildiğimiz “milliyetçilik” olduğu görülecektir. Ama diyelim herkesin gözünden kaçtı. Bu ihtimale karşı, imgenin tamamı, utanç simgesi bir kan rengiyle yazılmış, 72 puntoluk bir başlıkla taçlandırılmıştı: “KADİM ŞEYTAN”
  • Herkes Komünizme karşı büyük başkaldırıda en azından üç ana akım bulunduğunu ta en başından beri görebiliyordu. İlk olarak, tek parti otokrasisine ve devlet terörüne karşı halkçı, demokratik bir isyan vardı. İkinci olarak, Doğu’ya kırk yıldır cebri yürüyüş tarzında bir kalkınma dayatan anti-kapitalist, devlet güdümlü ekonomilere karşı duyulan iktisadi bir tiksinti vardı. Ve üçüncü olarak, bu isyanların bir bakıma kaçınılmaz olarak döküldükleri ulusal kalıp, yani komünizm sonrası toplumun yeni görünürlüğe kavuşmuş etnik veya etno-dinsel hali vardı.
  • Doğu’da daima gerek demokrasiyi gerek kapitalizmi bekleyen ciddi zorluklar vardı. Hiçbir ciddi yorumcu bunları yok saymamıştı. Fakat bunları çözümsüz kılan, üçüncü gücün geri dönmesi ve hakimiyetini kurmasıydı. Bu güç, halkları, makul ilerleme ve bireysel hakların önüne “kan”ı koymaya zorlayan etnik uyanışın atacı, öngörülemez kudretiydi.
  • Kohn’un* savunduğu tez, temelde Batı ve Doğu milliyetçiliği arasındaki bir ayrıma dayanıyordu. Bu milliyetçiliklerden ilki özgün, kurumsal, liberal ve iyiyken; ikincisi tepkisel, kıskanç, etnik, ırkçı ve genel olarak kötüydü. Siyasal milliyetçiliği Britanya, Fransa ve Amerika gibi Batı tarzı ulus-devletlerin icat ettiği inkar edilemez. Fakat Kohn bu toplumların siyasal milliyetçiliği aynı zamanda sınırlandırıp nitelendirdiğini, birtakım daha geniş kapsamlı, daha evrensel ideallerle bağlantılandırdığını ileri sürmekteydi. Milliyetçilik, Batı Aydınlanmacılığının çocuğu olabilirdi. Fakat tam da bu gerçeğin kendisi, ilk aydınlanan ülkelerin milliyetçiliği kısmen de olsa aşmalarına imkan tanıdı.
  • Doğu’da böyle olmadı. Sanırım Kohn, Doğu derken, aslında dünyanın geri kalanını kastediyordu.(..) Kohn, 18. yüzyıldan itibaren Batı’nın darbesini yemiş ve buna karşı tepki koymaya zorlanmış bütün o diğer toplumlardan bahsediyordu. Bu tepki farkı bir ulusal ruhun ortaya çıkmasına neden olmuştu: kızgın, geçmiş odaklı, taklit etmeye çalıştığı anlarda dahi Batı burjuvazisinden nefret eden ikinci veya üçüncü çocuğun hırçın ve kindar felsefesi.
  • Ülkeler gerekli kurumların ve kadroların olgunlaşmasına zaman tanımadan kalkınma yarışına itilmişlerdi. Bu sebeple, başka yollardan mobilize olmaya zorlanmışlardı. Bu ülkelerde idareyi ele alan entelektüeller ve askerler, hedeflerine ulaşabilmek için adrenalin bakımından zengin bir ideolojiye ihtiyaç duyuyorlardı ve bunu da Batı ulusal ruhunun stegorafiden* geçmiş bir versiyonunda buldular. Bu, elbette, kan temelli milliyetti.

  • Mahşer Gününün yerini enik Abis aldı. Bu, gerçekten de pek zayıf bir yedektir. Ne de olsa, akla gelebilecek en kötü senaryosu -(..) III. Balkan Savaşı, Rus-Ukrayna Savaşı, Hindistan devletinin parçalanması- gerçekleşecek olsa bile, böylesi bir senaryonun doğuracağı sonuçlar 1948-1988 arasının standartlarına kıyasla, o denli ciddi olmayacaktır. Kimse bir başka gezegene sığınma derdine düşmeyecektir.
  • Neden Tarihin Sonu bizi daha milliyetçi bir dünyaya taşıdı? Neden daha birleşmiş bir küre, aynı zamanda -hatta neredeyse aynı anda- etnik farkındalığı daha yüksek ve siyasal bölünmeye daha yatkın bir dünyadır?
  • Milliyetçilik, kalkınmanın önünde irrasyonel bir engel olmak şöyle dursun, çoğu toplumun kalkınma yarışına katılabilmesinin tek makul yolu ve bu yarışta sömürgeleştirilmeden veya yok edilmeden rekabet edebilmesinin tek yoluydu. Eğer bu modernleşme çabaları esnasında geçmişe (sembolik olarak “kan”a) döndülerse, bunu esasen kendilerini geleceğe doğru iterken bir bütün olarak kalabilmek için yaptılar.

MİLLİYETÇİLİĞİN YÜZLERİ

Modern Janus

Janus heykeli

Milliyetçilik, “geri kalmış” kültürlerin ve halkların birbiri peşi sıra modernitenin güçlerini ve yararlarını kendi amaçları uğruna benimseme çabasıydı.

  • Milliyetçiliğin çoğu çeşidinde modernleşme emeli ile tikel bir geçmiş ve geleneğe dair yeni kültlerin kötü şöhretli bir birliktelikleri söz konusudur: Bunlar, katlanılır düzeyde yaşam ve refah için mücadele eden münferit topluluk veya bölgelerin geriye ve ileriye bakan yüzleridir.
  • Gerçeklik, bütün eski oyuncuları, kendi ürettiği yeni kaynaşmalarla ve bilinen hiçbir ders kitabından veya kahin rüyasından çıkmayan, kuyunun kendisinden alınmış “sentezler”le şaşkınlığa uğratarak bu tür kavgaları sonlandırır. Milliyetçiliğin kendisi de, mucitlerini hayrete düşüren ve öncellerinin hayal dahi edemeyeceği, böyle bir yaratıydı. Milliyetçilik, dünyayı etnisitenin ham kalıbında yeniden şekillendirdi. Yalnızca bu sürecin kendisini baştaki kalıpla karıştıranlar, milliyet siyasetinin aşılacağını ve küreselleşmede boğulacağını düşünebilirler. İnsan doğası çok derin bir değişime uğradı ve onun kültürel alanının yeniden büyülenme süreci büyük ilerleme katetti. İnsan türünün çeşitliliğinin “McDonaldlaşma”ya, İslama ya da televizyondaki sabah programlarına yenik düşmek için imparatorlukları yere serdiğine inanamıyorum.

Sivil Toplumdan Sivil Milliyetçiliğe: Bir Mitin Geçirdiği Evrimler

  • “Sivil toplum”, en iyi durumda, bir tür geçiş ideolojisidir; 1950’nin Soğuk Savaş kıtasından 1989’a, oradan da bugün yaşadığımız her neresiyse oraya uzanan köprüden geçme -veya daha iyi ifade etmek gerekirse, bu köprü üzerinde bir sendeleme- halidir.
  • “Sivil toplum” özünde tepkisel bir fikirdir.
  • Sivil toplum hep aşırı merkeziyetçi, bürokratik olarak örgütlenmiş ve her şeye kadir olmaya hevesli devlet fikrinin karşıtını hedeflemiştir. Karşısına aldığı, 17. ve 18. yüzyılların mutlak monarşilerinden İkinci Dünya Savaşı sonrasının komünist otokrasilerine uzanan tarihsel dönem boyunca, defaatle ve tehditkar bir şekilde ortaya çıkmış bulunan büyük harflerle Egemen Devlet, Leviathan veya büyük siyasal canavardır.
  • Kavram fiilen 18. yüzyılda vücut bulmuş, Kelt dilini konuşan bir İskoç Presbiteryen* Kilisesi papazı olan Adam Ferguson tarafından icat edilmişti. Sivil Toplum Tarihi Üzerine Bir Deneme adlı eserini 1767 yılında yayımlamıştı.
  • Sivil toplumun (hem kitabın hem de fikrin) uzun ve ayrıcalıklı kariyeri, Culloden Muharebesi’nden yirmi yıl sonra başlamış oldu. Charles Edward Stuart isyanı bastırıldığında ve isyanla birlikte Ferguson’un küçük yaşta tanıdığı Kelt dilini konuşan klan kültürü, Prethshire’ın “geleneksel toplumu” Nisan 1746’da nihai olarak yenilgiye uğradığında Ferguson 23 yaşındaydı.
  • O tarihsel bağlamın sonuçlarından biri,”sivil toplum”du. Birleşme Antlaşması, İskoçlar nezdindeki en belirgin özelliği devletin çok az müdahale ettiği, neredeyse kendi kendini idare eden kurumlar dolayımıyla muazzam bir mesafeden özgün bir hükümet tarzı kurmuştu. Söz konusu kurumlar, İskoç toplumunun, henüz kendi parlamentosu ve devleti 1707 birleşmesinin ardından kendilerini Londra’ya nakletmemişken, 18. yüzyıl öncesinde geleneksel organıydı. Bu tarz ulusal kurumlar artık uzaktaki bir çokuluslu devlet tarafından, tabir caizse, uzaktan kumanda ediliyordu.
Hong Kong’da Çin hükümetine karşı bir protesto.
  • Ama bazen böyle listeler ortaya çıktığı anda, kişi “sivil toplum”la, yani siyaset ve devlet iktidarı ile aile arasında bir yerde konumlanmış her şeyin dağınık montajıyla karşı karşıyadır.
  • Sivil toplum, bir ulusal toplumun, Culloden ile Fransız Devrimi’nin 1789’dan sonra yarattığı çarpıcı yeni dünya arasındaki tek nesil boyunca geçirdiği garip kalkınmayla ilgiliydi. Sivil toplumun “yükselişi” veya “ortaya çıkışı”na dair neredeyse bütün teşhisler bu belli başlı tarihi, genelleme adına dışarıda bırakırlar. Fenomeni basitçe Aydınlanma’nın bilindik verileriyle -eğitimli bir orta sınıfın oluşumuyla, kapitalist tarımla, sanayinin ve girişimciliğin kökenleriyle, şehirleşme ve benzerleriyle- irtibatlandırırlar. Bunlar, aşağı İskoçya’da gözlemlenebilen ve diğer pek çok yerde de sırasıyla gerçekleşmiş şeylerdi; dolayısıyla, bunlara eşlik eden her şeyin diğer yerlerde de gerçekleşeceği ve güya standart hikayenin bir parçası olacağı varsayılmıştı. Ama gerçekte sivil toplum aşağı İskoçya’da gelişmenin doğal bir yan etkisi olarak “ortaya çıkmadı”. Söz konusu olan, bir defaya mahsus bir konjonktürdü: bir önceki devletin bıraktığı kurumsal miras; yeni, uzak ve vahşice yozlaşmış yeni bir devlet otoritesi; ve ardından, 1745-1746 sonrasında, daha fazla askeri yenilgi ve baskıyı takip eden delişmen bir kolonyal ve ticari genişleme. Bu tip şartlar altında, Edinburgh’nın kendi post-nasyonal halinin ayırdında olan entelijansiyasına, kendi toplumlarının tuhaf ve yeni bir sihirli güçten yararlandığını, kendiliğinden hareket eden bir niteliğe veya özerkliğe sahip olduğunu ve dolayısıyla devletle hiçbir ilgisinin olmadığını ya da çok az ilgisinin olduğunu düşünmek cazip geliyor, gururlarını okşuyordu. Aslında, “özyönetim” varlığını, dolaylı bir biçimde de olsa, devlete borçluydu: Boyne ve Culloden Muharebelerinin yanı sıra İskoç Aydınlanması devrinin ardında, iç savaşların siyasal şiddeti ve karşı-şiddeti, Cromwell’in işgali ve Restorasyon yatıyordu. Ne var ki yüzyılın ikinci yarısına hükmeden yaratıcı genişleme döneminde, bunların hepsi artık unutulabilirdi.
  • Gramsci, fikri 1920’lerin ve 1930’ların İtalyasında, bariz solcu ve devrimci bir biçimde yeniden canlandırmıştı. (..) Oysaki Gramsci (..) Devrimci bir siyasetin kendi devlet-dışı, bağımsız toplumuna ve kapitalizm ve sınıf tahakkümünün zaman içerisinde aşılmasına imkan verecek daha köklü demokratik toplumsal koşullara dair geniş bir vizyon sunması gerektiğini savunmuştu. “Ekonomik yapı ile yasaları ve zor kullanımıyla devlet arasında sivil toplum vardır ve bu toplumun yalnızca kanunlarda değil, somut olarak kökten bir biçimde dönüştürülmesi gerekir”; böylece, herhangi bir yeni devlet biçimi basitçe dayatma ve güç değil, gerçek bir toplumsal ve kültürel “hegemonya” üzerine kurulacaktır. Etkili bir hegemonya’ya ulaşmanın yolu, 1917’de Bolşeviklerin yürüttüğü çarpıcı siyasal ve askeri “manevra savaşı”ndan farklı olarak, uzun ve kademeli bir “mevzi savaşı”ndan geçer.
  • Burada gözden kaçırılan, Gramsci’nin esasında bungun* bir toplum görüşüne sahip olduğuydu. Devlet-dışı toplum kendi başına kıymetli olduğu için yeniden keşfedilmiş veya hoş bulunmuş değildi. Bilakis kesinkes devletçi bir kurtuluş hesap ediliyordu. Gramsicismo’nun şimdiye kadarki en kapsamlı değerlendirmesini sunan Neil Harding’in belirttiği gibi, sosyo-kültürel çeşitliliğe bu denli dikkat çekmenin ardında yatan esas amaç ondan kurtulmaktı:

Aşılması gereken, kimliklerin çeşitliğiliğini üretmesi ve köhne fikirleri sürekli kılması gibi anlamlı bir sebepten ötürü, tam da sivil toplumun çoğulculuydu. Sivil toplumun sıkı ve çeşitli yapıları, devletin sahte iddialarına karşı hayranlık duyulacak siperler olmaktan öte, Gramsci’nin gözünde uyumlu bir bilincin ve örgütlenmenin gerçekleştirilebilmesi uğruna saldırılıp talan edilmesi gereken çok sayıda toprak tahkimatını ve savunmayı temsil ediyordu.”

Antonio Gramsci
  • Bir yazgı, kan veya ilahi buyruk meselesi de olmayabilir; ama “milliyet” siyaseten kaçınılmaz olduğunu halihazırda ortaya koymuştur. Sanki 19. ve erken 20. yüzyıl yeterli olmamışçasına, bu hususu bizlere 1989’dan sonra da hatırlattı.
  • 1789’u takip eden ve 1989 olaylarında ve sonrasında yeni bir can ve kuvvet kazanarak günümüze dek süren çağ, elbette doğru bir şekilde “Milliyetçilik Çağı” olarak adlandırılmıştır – “Yükselen Sivil Toplum Çağı” değil.
  • Sivil toplum da enternasyonalizmin bir versiyonudur.
  • Acaba orta sınıf enternasyonalistlerin, sözüm ona geri çekilebileceği bir mevziye dönüştürülebilir miydi?
  • Tek başına biçimsel demokrasiyi çare olarak telkin etmenin yeterli olmadığı açıktı, çünkü demokratik çoğunluk tahammülsüz milliyetçi partileri ve liderleri destekleyebiliyorlardı. Eski Yugoslavya ülkelerinde halk, serbest seçim hakkına kavuştuğu anda, ilk etapta böyle partilere oy vermişti.
  • Komünizm sonrası koşullarda demokrasinin bir şeyi eksikti ve galiba mesele tam da buydu. Sivil toplum bu pozisyon için aceleci fakat akla yatkın bir mülakat verdi.
  • Özerk, siyaset-altı medeniyetin iksirinden besbelli yoksun kalınmıştı, fakat tozu silkelenmiş yeni aday bunun kısa sürede, tabiatıyla Atlantik üzerinden, tedarik edilebileceğini müjdeliyordu. Böylece bu kurumsal tin (Geist), her çeşit Leviathan’a veya Milosevic* ve Meciar* gibi milliyetçi kaçıklara karşı koyabilecekti. Kan temelli etnisitenin ve ötekiden nefretin yerini toplumsal güven alacaktı.
  • Sivil toplum, hep polemik amaçlı bir metafor ve betimlemeden ziyade hevesle ortaya konan bir savın aracı oldu. Ve özellikle 1989 sonrasının dünyasında, zeminini hazırladığı şeye “sivil milliyetçilik” adını vermek, bütüne bakıldığında daha iyi veya her halükarda daha yeterli olacaktır. Öncesinde “sivil toplum”un özellikle milliyet, “ulusal karakter” veya kimlik anlamında farklılaşmayı tıkayan yahut hiçe sayan bir yaklaşım olarak ortaya çıktığını ve öyle kaldığını söylemiştim.
  • Sanatçı Ian Hamilton Finlay, bir keresinde bir televizyon röportajı sırasında Melvyn Bragg’ın sorduğu soruya, İskoçya’yla ilgili hiçbir zaman konuşmayacağı, çünkü onun “kalbindeki gölge” gibi olduğu yanıtını vermişti. Sivil toplum’un gölgesi, diye ekleme gereği hissediyorum. Fikrin savunucuları katlanılabilir modernitenin, buna benzer bir şeyle mümkün olduğunu söylemekle haklı olabilirler: Sivil toplumsuz bir yaşam gerçekten de mümkün olmayabilir. Ne var ki, gerekli koşul hiçbir zaman yeterli olmayacaktır.
  • Görünen o ki halkların istediği farklılaşmış bir sivil kimliktir; bunu edinmek ve korumak modern “kimlik siyaseti” gerektirir ki bu da siyasallaşmış veya devletçe şekillendirilmiş milliyetin ta kendisidir.

Kırsallığın Laneti: Modernite Teorisinin Sınırları

  • Etnik milliyetçilik özünde, en azından ideal tip olarak, bir ulusa dönüşmüş olan köylülüktür. (..)Modernliğin biriken bütün öteberisinin altında, köylülüğün kıt kanaat varoluşundan yavaşça şehirli bir dayanışmaya doğru ilerleyen uzun ve toplumsal bir Golgota Yolu* vardır.
  • Milliyetçiliğin otokratlara sunduğu bir başka avantaj da kurgusal soydaşlık fikrinde aranmalıdır. İdealleştirilmiş ulus geniş bir aile olarak algılanır. Bunun genel bir ruhsal aidiyet ve birliktelik veya Kamboçya vakasında olduğu üzere, kırsal-komünal dayanışma hissi yaratması beklenir. Birçok durumda açıkça başardığı ise, bir önderlik zümresinin gerçek geniş aile davranışlarını meşrulaştırmaktır. Suriye ve Irak’ta olduğu gibi Kamboçya’nın merkezi iktidarı da son derece doğal bir biçimde aile ilişkilerinin, yani belli bir akrabalık ağından veya köyden olan “güvenilebilecek insanlar”ın çekim alanına girmiştir. Milliyetçilik kayırmacılığı kutsar; ama aynı zamanda kayırmacılık genetik veya etnik milliyetçilik tarafından bir bakıma yüceltilir.
  • Eric Wolf köylülük antropolojisinde klasik bir giriş niteliğindeki Köylülüler adlı yapıtında kır tarihinin olağanüstü zulüm içeren başkaldırılarla kesintiye uğrayan bir tarih olduğunu gözlemler.
  • Wolf, devamında, daha modern koşullardaki köylü hareketlerinin, çoğunlukla, “geleneksel liderliği ve toplumsal düzeni ortadan kaldıracak kadar yıkıcı bir savaşa maruz kalmış ülkelerde” göründüğüne dikkat çeker. Bu koşullardaki yıkım, 1380’deki büyük İngiliz Köylü Ayaklanması’nın öncesindeki Kara Ölüm’e denktir. Zamanın testinden geçmiş gelenekler artık işlemediğinden, neredeyse her şeyin olanaklı olduğu bütünsel ve düşsel bir başkalaşma hissi oluşur. Dünyanın altı üstüne getirilebilir. Kamboçyalılar için kıyamet, Vietnam Savaşı’nın son yıllarında ülkelerinin maruz kaldığı uzun Amerikan bombardımanı biçiminde, gökyüzünden gelmişti. Kiernan, “Pol Pot’un* yükselişimndeki en önemli faktör, 199-1973 yıllarında Kamboçya köylerinin Amerikan B-52leri tarafından halı bombardımanına* tabi tutulmasıydı” der.
  • Şovenizme gelince, son dönemdeki tartışmalarda bunun kadar içi boşaltılmış bir terim bulmak zordur. Anlamı o kadar muğlak bir hal almıştır ki toplumsal cinsiyet siyaseti tarafından  adeta “erkek şovenizmi”nin kısaltılmış şekli olarak sahiplenilmiştir. Modern siyasal söz dağarcığımızın büyük bir kısmı gibi, kökeni Fransızcadan gelen “şovenizm” fikri Napolyon sonrası devirde Paris’te ortaya çıkmış ve dönemin popüler savaş kahramanlarından Nicolas Chauvin ile irtibatlandırılmıştır: le soldat-laboureur yani çiftçi asker. Dolayısıyla, her modern dilin sözlüğünde “aşırı, kaba milliyetçilik”, “yabancı nefreti, ksenofobi” vesaire diye tanımlanan şeyin kaynağında, belli bir kişi veya en azından o kişinin 1820’lerden yüzyılın ortasına kadar vodvil* sahnesinde yer almış sözde temsili vardı. Ama dikkat çekilmesi gereken husus, Galyalı orijinal figürün aslen ve tartışmasız köylü olduğudur. Daima küçük çiftliğine çekilir, genelde tahta bir bacağı vardır, tüfeği ve madalyalı üniformasını hareket anı için hazır bulundurur ve köy çocuklarını, İmparatora, dayak attığı Bedevilere ve seviştiği yabancı kadınlara dair renkli hikayelerle eğlendirir.
  • Gérar de Puymege’in erken şovenizme (chauvinism) dair 1993 yılında hazırladığı muhteşem çalışmasından böyle bir şahsın hiçbir zaman var olmadığını biliyoruz: “Chauvin” tamamıyla bir mitten ibaretti, fakat son derece önemli bir mitti. Kökleri eski çağlara uzanan bu figür, kırsal dünyanın bu dünyayı kısa zaman evvel geride bırakanlardaki derin yankısını, yeni şehirlileşmiş kitlelerin modern koşullara, bireysel fırsatlara, dükkanlara ve fabrikalara, okuryazarlığa ve çekirdek aileye acı çekerek uyum sağlamaları temsil ediyordu. Şovenizm ilk ortaya çıktığı dönemde köylülerin “Fransız kılınması” sürecinin bir boyutunu oluşturuyordu. Ve de Puymege’in bize hatırlattığı üzere, aynı süreç, Fransızların tabiri caizse ideolojik köylüler olarak kalmalarını sağladı. Bir başka deyişle, süre. Fransızları kırsallık, kan ve toprak gibi temel malzemeleri içeren ve bunları durmaksızın yeniden üreten bir ulusal mit sisteminin özneleri olarak yeniden şekillendirdi.
  • “Şovenizm”in gerçek hikayesi, modernleşmenin kırsal geçmişi ile kentsel-sınai gelecek arasında nesiller boyu süren mücadeleye sahne olan devasa bir değirmenden geçmeye benzediğini gösterir.
  • Çek milliyetçiliği şüphesiz “Prag malı”ydı; fakat etnik özellikleri Bohemya, Moravya ve Südetlerden gelme olup, bildiğimiz icat edilme veya ideolojiye dönüştürülme manasında “yapılmış” değillerdi. “Gelenekler”, şehir vodvilinde veya televizyondaki pembe dizide hangi şekli alırsa alsınlar, bireyler ve aileler tarafından geçmiş zamandan geleceğe doğru yöneltilen gerçek bir matris meydana getirirler. Modern milliyetçilikte görülen yeniden yapım, hiçlikten yaratım değil, bu geçmişin belli başlı parametrelerinin kısıtladığı bir yeniden formülasyondur.
  • Gellner, teorisinde milliyetçiliğe fazlasıyla “sağlıklı, yapıcı ve ileriye dönük bir ilke”ymiş, bir ölüm kalım travması değil de sanki modernite çağına girişte talep edilen bir dizi değişiklikmiş gibi bakan ekonomik işlevselciliğe meyleder. Her şeyi üretim tarzındaki değişimlerden çıkarsama eğiliminde olan Marksist “tarihsel materyalizm” bu tür bir ekonomizme başvurduğu için geçersiz kabul edilirdi. “İronik bir biçimde” der Anderson:

“Gellner’in teorisinin de ölçüsüz bir materyalizm olarak tarif edilebilecek bir yönü vardır. Ne de olsa, bu teori modern milliyetçiliğinin her daim içerdiği kuvvetli kolektif anlam boyutunu -yani, sanayi için işlevselliğinin ötesinde sunduğu kimlik doyumunu- açıkça görmezden gelmektedir. Gellner paradoksal bir biçimde yeniden büyülenmeler arasında dolaşırken 20. yüzyılın en önemli büyüsünü gözden kaçırmıştır”

Böylece Gellner, “milliyetçiliğin büyüsünü teşhis edemeden teorisini yapmıştır. Buradaki büyü, milliyetçiliğin bağlayıcı ve tutkulu çekimini, fedakarlık ve soykırım gibi fenomenlere ilham verme kapasitesini ifade eder.

  • Anderson büyünün psikolojik ve duygusal doğasına değinmekte, fakat kaynağına ilişkin bir şey söylememektedir. Ben şimdiye kadarki en akla yakın kökenin, çoğu etnik milliyetçilik biçimi ile “kırsal” varoluş arasındaki daha önce de tanımladığım bağlantıda bulunduğuna inanıyorum.

  • Hitler’in ve Himmler’in fantezilerinde Kiernan’ın “hizmetkar tarım devleti”nin bir başka, daha erken versiyonunu, yani çiftliklerindeki ağır işleri köle Slav işçilerin yapılandırılmış Alman köylü ve çiftçilerin efendi ırkının yaratılması vardı.
  • Alman sanayileşmesi ani ve travmatik olmuş ve gerçekten de modernleşme teorisinin geniş kurallarına uygun bir milliyetçiliğin yükselişine yol açmıştı. Gelgelelim, bu yükselişe karşı hala büyük bir ölçüde kırsal ve etnik bakımdan homojen olan bir toplumun “ham maddesi”nden türetilen bu şok, bu yükselişe yol açan şoktan daha güçlü çıkmıştı. Bu karşı-şok, 1914-1918’deki ulusal yenilgi deneyiminin ardından modernleşmiş Alman toplumunu kuşatarak farklı ve gerici bir yörüngeye -küresel bir misyona evrilmiş etnik şovenizm yoluna- sokabilecek kadar güçlüydü.
  • Nietzsche’den Ted Kaszinski’ye kadar anti-modernizm ideolojileri “sahici” bir kırsal çaresizlik ve kin damarından girerek bunun şiddetini harekete geçirmeye yardımcı olmayı zaman zaman başarabilmiştir.
  • Etnik milliyetçiliğin gerek yoğun duygusallığı gerekse şiddeti, bu spesifik kökle bağlantılı olarak düşünüldüğünde çok daha anlamlıdır. Bunun tek alternatifi ise apaçık psikolojik bir alternatif gibi görünmektedir: “aidiyet”e veya geniş aile bağlarına dair duyguların, modernitenin koşullarınca horlanan temel gerçeklikler olarak okunduğu bir “insan doğası” hikayesi. Bu hikayeye ilişkin sorunlardan biri elbette fazla tanıdık bir hikaye olmasıdır: Burada tartıştığımız etnik milliyetçiliğin entelektüel kahramanlarının son iki yüzyıldır anlattığı bir hikayedir bu. Bu hikaye hiçbir şey açıklamadığı içindir ki Gellner’in modernleşme tezinin değindiği teorik mesele ortaya çıkabilmiştir. Milliyet siyaseti ve ulusal kimlikler yalnızca hayali aile bağları, sahte folklor, ebediyetçilik anlamında “etnik” olmadıkları için milliyetçilik hala bir sorudur. Hans Kohn’un zamanından beri temel ikilemlerinden biri de bu yaşamsal farkları -gerek “Batılı” karşısında “Doğulu”, “liberal” karşısında “kapalı” veya son zamanlarda “sivil” karşısında “etnik” milliyetçilik olarak- anlamlandırmak olagelmiştir.
  • Ortak Tarım Politikası* (..) köylü tarımı(nı) “aşamalı olarak ortadan kaldırarak” Avrupa Birliği ülkelerini Chauvin’in dünyasından ebediyen kurtarmak amacıyla tasarlanmış olmasına rağmen, maalesef siyasal baskılar sonucunda köylü tarımı, Yunanistan’dan İrlanda’ya her yerde, muhafaza etmenin aracına dönüşmüştür. Haliyle “sivil milliyetçiliğin” umut vaat eden sahası Avrupa Birliği, geçmişte etnik milliyetçiliği sıklıkla beslemiş olan kırcı mirasın yoğun tehdidi altındadır.
  • Milliyetçi hareketlerde şiddete dair derinlemesine bir tartışma yürüten David Laitin de bu boyutun altını çiziyor. “Neden bazı milliyetçi hareketler stratejileri ve sonuçları bakımından barışçılken, bazıları katliama yol açıyor?” sorusu, tartışmasına kılavuzluk ediyor. Yanıtı ise, “tarihin büyük güçleri”nde değil, “kır ve küçük kasaba hayatındaki toplumsal örgütlenmeye dayalı mikro temellerde (..) arıyor. Böylece, terörizmin Bask ulusal hareketindeki görünürlüğü Katalonya’daki düşük profiliyle kıyaslanabiliyor. Birinci vakada şeref anlayışının ön planda tutulduğu “yoğun bir kırsal toplumsal yapı”ya rastlarken, ikinci vakada Katalanların daha çok İspanya’nın tamamına yönelik ulusal düzeyde işleyen (şehir merkezli) ekonomi temelli gruplar ile siyasal partilerde örgütlendiklerini görürüz.
Kuzey İtalya ayrılıkçıları
  • Buna İran’da yaşayan Türkler ve Kürtleri de örnek verebiliriz. Tebriz ve Tahran’da şehirlilikten öte “büyükşehirliliğe” alışmış bir Azerbaycan Türkleri ile Kirmanşah ve Bükan arasındaki dağlarda yaşayan İranlı Kürtlerin milli hareketlerinin tarzı, bize neredeyse Bask-Katalan karşılaştırmasının yakın coğrafyadaki yansımasını veriyor. Rusya’da ise 1990ların başında Çeçenler ile Kazan Tatarları bir başka örnek oluşturabilir. (o.b)
  • Sabrina Ramet, Bosna Savaşı’nın temelinde yatan sebeplere ilişkin yakın zamanlı bir çalışmasında, Tito Yugoslavya’sının Güney Slav kültürüne, başarısız bir şekilde de olsa “şehrin değerlerini empoze etmeye” çalıştığını, buna karşın Milosevic’in 1987 darbesinin “birçok yönünün” yanı sıra kırın şehir üzerindeki zaferini (ve dolayısıyla), sıklıkla seçkin şehirli edebi çevrelerce bir araya getirilip yansıtılmış biçimiyle de olsa kırsal algıların ve değerlerin yakından ilişkilendirildiği Sırp milliyetçiliğinin yükselişini temsil ediyordu.

“ Kırın simgeleri ve mitolojileriyle kendi çarpık aynasında oynuyor olsa dahi, kentsel seferberlik ile büyük ölçüde kırsal seferberliğe dayalı bir ulusal hareket arasında dünya kadar fark vardır.”

  • Hans Kohn’un eski “Batılı (liberal) milliyetçilikler karşısında Doğulu (etnik-otoriter) milliyetçilikler” ayrımında, İrlanda her zaman ikinci gruba uygun bulunurdu: Şaşırtıcı bir biçimde Batı Avrupa’nın en uç coğrafi noktasında bulunan şiddetli bir etno-dinsel hareket sözkonusuydu.
  • İskoçlar arasında “terörist” eğilim yokluğu özellikle dikkat çekicidir. Birleşik Krallık nüfusunun yaklaşık %10’unu temsil etmekle beraber, kurumları 18. yy’a dek hayatta kalmış ve büyük ölçüde İngiltere’yle düşmanlık ilişkisiyle inşa edilmiş bir devletin geleneklerini taşımaktadır.
  • İngiltere’de ve aşağı İskoçya’da (Lowlands), erken gerçekleşen “tarım devrimi” köylü toplumunu neredeyse tamamen ortadan kaldırdı ve yerine büyük çiftlikler, “kontluk merkezleri” ve hizmetkar köylerden oluşan kalıcı bir coğrafya kurdu. Bu, İrlanda’da gerçekleşmedi. Aksine, 19. yy toprak reformu küçük ölçekli tarımı bir takım felaket ve tahribat olaylarının ardından yeniden kurdu ve böylece De Valera’nın kırsal Katolik devletinin ve -nihayetinde- Sinn Féin’in 20. yy sonlarında yürüttüğü irredantist kampanyaların temeli atıldı.

Irk ve Milliyetçilik

  • Artık biyolojik ve genetik bilim tarafından bir bakıma çürütülmüş olan beyaz ırkçılık daima bilimsel olma iddiasındaydı. Bu iddianın kurbanları ise bunun karşısında daima ya kendi karşı-bilimlerini yaratmaya ya da besbelli daha kolay olan yolu tercih etmeye, yani bilimin kendisine herhangi bir özel yetki tanımamaya meylettiler.
  • Bazı Amerikan yerlileri, atalarının müzelere taşınmış veya yerleştirilmiş kalıntılarını kurtarmak amacıyla yürüttükleri kampanya kapsamında, geçmişte Bering Boğazı’ndaki bir kara köprüsü üzerinden Asya’dan Amerika kıtasına göç edildiğine dair bilimsel bir hipotezi inkar etmektedirler. Lakota yerlileri, Güney Dakota’nın Kara Tepelerindeki Rüzgar Mağarası dolaylarında yaratıldıkları konusunda ısrarcılardır. Dolayısıyla onlara göre, atalarının başka bir yerden gelmiş olmaları mümkün değildir. Eğer “bilim” aksini iddia ediyorsa da bu antropoloji ve paleontolojinin derdidir. Etnik saygı ve onurun iadesi için yürütülen bir kampanya bu şekilde felsefi görecelilikten destek arar. Bu bakış açısına göre, genel anlamda, herhangi bir kavmin dünya görüşünün bir başkasınınki kadar hükmü vardır. Örnek verilen kampanyanın harekete geçirdiği gruba benzer tikel halklar açısından daha önemli olan tikel ve somut anlamlarda ise, yaratılış mitinin pratik olarak evrim teorisinden daha gerçek olması gerekmektedir. Mit, “onlarınkine karşı bizim evrenimizi temsil etme” gayretindedir. Erken göç hareketlerinden veya avcı-toplayıcıların DNA’sından ne kadar çok kanıt toplanırsa toplansın, bu, çürütülemeyecek bir olgudur.
  • (..) etnik milliyetçi ayrımlar süratle birikmektedir. Donukluğundan kurtulmuş bir milliyetçilik, kadercilikle ve siyasal kayıtsızlıkla ittifak halindeyken, “doğa” ile açıklama yöntemine geri dönme çabasına uyum sağlayabilir. Bu hiçbir zaman Heinrich Himmler’inkine benzer bir ırkçılığa yol açmayacaktır. Sosyal Darwinizm eski ırk müzelerindeki kafataslarından bile daha ölüdür ve bilim genetik mirasın gerçekte nasıl işlediğini anlama yolunda ciddi ilerleme kaydetmiştir. Gelgelelim, alt, sözde veya post-bilim toplumsal dokuları zehirlemeyi sürdürebilir.
  • Burada sanırım Trump dönemi ile popüler olan “post-truth”* kavramına dikkati çekiyor. Gerçekten de günümüz dünyası sözde bilim sözde doğrular noktasında fazlasıyla dejenere olmuş konumda akademik bilgiye karşı bir nevi şüphecilikte büyük bir artış var. Alt derken Alt Right akımını da düşünebiliriz. (o.b)
  • (..) şiddete başvurarak, göç gibi konularla ilgili kampanyalar yürüterek, küçük ama kayda değer yüzdelerle seçim desteği sağlayarak, bir koalisyon ortağı biçiminde yönetime gelebilirler. Bu unsurlar, tanımları gereği, ana akımın bir parçası haline gelmişlerdir. Daha az somut olmakla birlikte, neofaşist gruplar ana akımı kendilerine doğru çekmiş ve siyasal meseleleri tercih ettikleri suretlerde yeniden şekillendirmişlerdir.
  • Himmler’in esas mirasçıları, Britanya Ulusal Partisi’nin dövmeli sokak çetelerinden çok, tat kaçıran bir monetarist* katılık, Birlikçi kutluluk ve Brüksel karşıtlığı karşımına meyilli (..) yeni bir zararlı, frapan* popülist türüdür. Büyük Britanya’nın post-ırkçılığa kahpece düştüğü dipnot işte böyle bir post-Powellismdir*.
UKIP lideri Nigel Farage
  • Bugün AB’deki aşırı sağ partilerin hepsi bu tanıma oturabilir. UKIP, İngiltere’deki güncel karşılığıdır. (o.b)
  • UNESCO’nun 1950 tarihli Irk Hakkında Bildirisi bundan kurtulunması gerektiğini şüpheye mahal bırakmayacak şekilde dünyaya duyurmuştu: “Bilim insanları, insanoğlunun bir olduğu, bütün insanların aynı türe, Homo sapiens’e ait olduğu hususunda genel bir anlaşmaya varmışlardır.” Irklar bundan böyle “etnik gruplar” veya “topluluklar” olacaktı. Irkçılık, insanlığın yeni lordlarının, geriye kalanları köleliğe ve belki de daha kötüsüne mahkum etmesini sağlayan bir plandı. Artık kimse, özellikle zihinsel bakımdan, aşağı görülmeyecekti. Bildiri, zeka testlerini hoş karşılamıyordu: “Çevresel fırsatlardaki farklılıkları hesaba katmanın mümkün olduğu her yerde, testler bütün insan grupları arasındaki zihinsel özelliklerin özünde benzer olduklarını göstremiştir”.
  • Bütün bunlar Kohn’u endişelendirmektedir. Bu endişe, en derinlikli kısımlarına nüfuz ettiği kitabını bir haydut galerisinden fazlasına dönüştürür. Sonuç bölümünde şu notu düşer: “Genetiğin etik sonuçlarından endişe duyanların çoğu, ırk körlüğü idealini savunan bir liberal paradigma içerisinde hareket etmektedirler.” Vurguladığı ana nokta budur: Irkçılık karşıtlığı ırk körlüğüne yol açmayı durdurmalıdır; aksi takdirde, post-ırkçılık (ırkçılığın gerileyen geni) zehirli yarı ömrünü tüketmeye devam edecektir.
  • Sorun şu ki, çoğu insan bunu (genetiğin etik sonuçlarından kaygı duyanların fikirlerini o.b.) asla inanılır bulmayacak ya da kabul etmeyecektir. Entelektüeller ve yasa koyucular büyük ideale sadık kalmaya devam etseler bile, gayrienteller ve yasa konulanlar inatla başka türlü düşünmektedirler. Faşizme benzer bir şeye geri dönmeleri pek mümkün gözükmese de, siyahları hoş tutmak için çırpınmaları veya liberal kayıtsızlığı gözle görülür farklılığı olan geleneklere doğru yönlendirmeleri de ihtimal dışıdır. Popüler kültür hiçbir yerde o kadar gelişmiş değildir. Kaba üstüncülük 1945’te yenilmiş olsa da etnik merkezciliğin daha muğlak önyargıları süreğendir ve aslında, Kohn’un düşündüğü gibi, Soğuk Savaş durgunluğunu üzerinden atan merkezsizleşmiş dünyada zemin kazanmaya başlamış olabilirler.
  • (..) kültürel çeşitliliği kültürel çatışmadan ayırmak kolay değildir. Çeşitliliğin serpilmesiyle birlikte, değerbilir üstünlüğe veya hınca dair antipatiler, önyargılar ve duygular bolluğu da yaşanabilir.
  • Fiziksel evrende de toplumsal evrende de artık sabit mutlaklar yoktur. Gelgelelim, bu durum, fizik sözkonusu olduğunda, astrolojinin veya el falının itibarının iadesini gerektirmemişti. Fizik, Newtoncu prensiplerin anlamını Einstein’ın gözden geçirdiği uzay-zaman koordinantlarına uygun olarak değiştirmek zorunda kalmıştı. Benzetmeyi sürdürecek olursak, sosyal bilim de Aydınlanma inancının sabitliklerini daha geniş çerçeveli bir bileşik hikaye içerisinde değitirmeli ve benimsemelidir. Etnik milliyetçi taleplerin ve çokkültürlülük belirtilerinin giderek artan girdilerini bunlara teslim olmayarak tanıyacak bir “alan kuramı”nın sosyal bilimdeki karşılığını bulmak gerekmektedir.

Şehirler ve Milliyetçilik

  • Mahşer edebiyatı esasen ustaca devreye sokulmuş -küreselleşme, ulus devletin çöküşü, Aydınlanma, küresel ısınma ve benzeri- basitleştirmelere dayanır.
  • 17. ve 18. yy Avrupası farklıydı. Bu Avrupa’nın entelijansiyaları, eşi benzeri görülmemiş bir biçimde, giderek karşı çıkmaya başladıkları monarşilerin ve dinlerin dünyasından çok önce var olmuş bir dünyada yaşıyorlardı. Bir başka deyişle, Greko-Romen İlk Çağı’nın kısmen, bir dereceye kadar mitik olan ülkesinde yaşamakta ve öncelikle Aristo, Stoacılık ve Roma Cumhuriyeti’nin vakayinameleriyle olan aşinalıkla ölçülen ortak bir yüksek kültürü paylaşmaktaydılar. Bu olağandışı ve uzaktan aktarılan zihniyetin önemli unsurlarından biri de uluslar tarafından değil, şehir-devlet tarafından şekillendirilmiş olmasıydı.
  • Ülkenin temel niteliği daima bir “şehir” olmasıydı. Rönesans devrinde Machiavelli’nin contado veya distretto (taşra veya ilçe) diye adlandırdığı şehirle bağlantılı, faydalı, fakat asla vazgeçilmez olmayan bir kır olsun ya da olmasın, aslolan medeni merkez, yani şehirdi. Burada, Thom*’un savının temelinde yatan anlamın tamamıyla zıddına dönüşmesine dikkat çekmek gerekir. Çok uzun zaman geçmeden 19. yy Romantizmine meyleden milliyetçiliği, tam aksi yönde bir tavırla contado’nun erdemlerine büyük vurgu yapacaktı. O zaman da bir ulusun, çürümüşlüğün, ”kozmopolit ahlaksızlığın, hainlerin ve benzerlerinin inleri olan şehirler olmadan da var olabileceği, fakat sıhhatli köylüleri, halk gelenekleri ve yabancı katkılardan arınmış temiz kanı olmadan asla varlığını sürdüremeyeceği düşünülecekti. Böylece, Ren Nehri’nin doğusunda durmadan gelişip Orta ve Doğu Avrupa’ya ardından da daha düzensiz ve geç olarak 20. yy’ın Avrupa dışı sömürgecilik sonrası dünyasına yayılmış Napolyon sonrası mukadder bir düşünce sistemi olan, Thom’un deyimiyle, “Kavim-ulus” ortaya çıkmış oldu.

  • Seçkinler kendilerine ulusaşırı bir kılavuz doğrultusunda hayal gücüyle yeniden şekil verebilirlerdi; halklar ise bunu yapamazdı. Hele kırdan zorla ve hızla sökülüp atölyelere, ofislere dükkanlara ve zorunlu askerliğe atılmış, sayıları sürekli artan halk kitleleri hiç yapamazdı. Yunanca, Latince veya Fransızca konuşabilen seçkinler, birbirlerinin kendi alçak memleketlilerinden daha fazla ortak yöne sahip olduklarına inanabilirlerdi; alçak kısmının böyle bir şansı da yoktu. Sivil “vatanperverlik” hiçbir zaman doğrudan yapabilecekleri bir tercih değildi; ama milliyetçilik öyleydi: Moderndi, çoğunlukçuydu, popülistti, kabaydı, savaşkandı, duygusaldı, peruklu Greko-Romen katılığın varisi olan tabloid ebatlarındaydı.
  • “Cumhuriyetler Uluslar ve Kavimler” bu geçişi birçok katılımcının yazılarına, hatıralarına , mektuplarına ve diğer kayıtlarına bakarak sıradışı bir ayrıntıyla takip etmeye çalışıyor. (..) Sürecin bir ucunda Cincinnatus ve Solon’un kibar tasvirlerini, diğer ucunda ise 1840’ların Paris vodvilinin kahramanı, yaralı, ağlak, fakat bastırılamaz canlılığı ve komikliği ile “Nicolas Chauvin” figürünü bulmaktayız. Vatanperverlik, aslen Napoleonizmin, kana tapınmanın, yedi yıllık zorunlu askerliği, Bedevilere dayak atmanın ve seksin çılgın bir karışımı olan şovenizme dönüşmüştü.
  • Thom’un da vurguladığı gibi:

“18. yy sonuna kadar küçük Avrupa devletlerinin hayatta kaldıklarına dikkat çekmek gerekir… Mutlakiyetçi monarşilerin kendileri defalarca yok etmeye çalışmalarına rağmen, 1748’e gelindiğinde konumları hemen hemen güvendeydi.”

  • Dolayısıyla, ulus inşasına yol açmış büyük devrimlerden kısa süre önce, şehir-devletlerin sona erdiği ve küçük ya da mikro-devletlerin artık bir hükmünün olmadığı hiç de o kadar bariz değildi. Milliyetçili onları bastırmada veya gözden düşürmede mutlakiyetçi monarşilerden daha başarılı olacaktır.
  • (Thom’un kitabından alıntılanarak o.b) “ Modern etnolojinin tarihini milliyetçilik tarihinden ayırmak mümkün değildir.”

KÜÇÜK MÜFREZELER

  • “Bağımsızlık” basit bir hukuki statüden ibaret değildi. Bağımsızlık, yalnızca biçimle hakları, ilan edilmiş ve kabul görmüş bir tanınmayı değil, aynı zamanda (..) kendini “gerçek”, yani etkili bir biçimde ortaya koyabilme yetisini kayda düşmek demekti. “Bağımsızlık”, bir kolektif benliğin başa bela olma kabiliyeti demektir. Bu yüzden, en gerçek bağımsızlık bunu, her şeyiyle Fransız olan tabirle söylersek, dans tous les azimuts, yani mümkün olan her yönde ve tercihen nükleer bir force de dissuasion, yani caydırıcıyla yapabilmekten geçer.
  • Tarihsel olarak, milliyetçiliklerin çoğu, Fransız Devrimi’nin dünyanın geri kalanına karşı yürüttüğü saldırıya karşı koymaktan, sonrasında da bunu takip eden bütün sömürgeleştirme ve çoğunluğun iyiliği için planlanmış hiyerarşileri dayatma çabalarının reddinden doğmuştur.
  • Gerek bağımsızlığın gerekse bağımlılığın anlamı değişiyor.
  • “Küresellleşme”yle atan karşılıklı bağımlılık, bela olma değerinin ve tanınmanın hukuki statünün ve antlaşmalardan doğan hakların gerçek öneminin karşılıklı artmasını da içerir. Bir zamanlar, bağımsız olmak, bir düşman başkentini yeryüzünden silme (..) gücüne eşitti.

Mikro Devletler

  • 1990’lardan bakıldığında, dünya ne kadar da değişti! Nispeten küçük ölçekli egemenliğin başkahramanlarını cesaretlendiren bir biçimde ve bütünüyle değişti. Bu durum -yeri gelmişken belirtelim- nasıl öncesinde devasa olanın güzelliğiyle ilgili olmadıysa, bugün de küçük olanın zorunlu olarak güzel olmasıyla ilgili değildir. Ben ölçeğin bir etik veya estetik değil, yapı ve işlevsellik meselesi olduğuna inanıyorum. 1970’lerden bu yana, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasıyla sonuçlanan yirmi yılda, koşullar çok küçük devletlerin varlığına, zenginliğine ve çoğalmasına elverişli olacak şekilde değişti.
  • Hobsbawm, burada, savaş sonrası patlama yıllarında (1950-1975) dünya ekonomisinin, bütüne bakıldığında, uluslararası veya eski, savaş öncesi manada ülke merkezli niteliğini korumuş olmasına rağmen, 1960 sonlarında ciddi değişim işaretlerinin belirdiğini söyler. Bu esnada, bir “ulusötesi” ekonomik sistem doğmaya başlamıştı. Bu yeni sistemi, ulusötesi (çokuluslu) şirketler, bunlara eşlik eden bir uluslararası iş bölümü ve offshore finansın hızlı yükselişi niteliyordu. Hobsbawm bu son etkeni, offshore para ve finans hareketlerini ayırarak -ulusötesiciliği ortaya çıkması ve dünyayı ciddi biçimde etkilemeye başlaması için yaşamsal destek sağlaması bakımından- dönemin belki de en önemli yeniliği olarak görüyor. Ancak bu, aynı zamanda, çok küçük devletlerin olanaklarını en doğrudan dönüştüren yenilikti.
  • Birleşik Devletler hükümetinin yurtdışındaki büyük Soğuk Savaş harcamaları ve ABD merkezli şirketlerin çokuluslu şirketlere dönüşecek şekilde genişlemeleri, İngiliz Sterlininin yerine geçen yeni bir fiili dünya kurunu, Avrodoları* doğurdu. Avrodolarlar işlemlerini düzenleyen bir devlet elbette yoktu. Bunun sonucu da (Hobsbawm’ın sözleriyle) “hızlı karlar peşinde kurdan kura geçerek bütün küreyi kateden büyük ve giderek çoğalan bir bağlantısız sermaye seli”ydi. 1980’lere gelindiğinde, bütün on yıla damgasını vuran ideolojik bir devlet karşıtı serbestleştirme ve özelleştirme dalgasının yardımıyla, zorla kambiyo denetiminden kurtulma hali artık iyice yaygınlaşmıştı. Mevcut ulus-devlet ekonomileri ilk başta kendilerini bunun etkilerinden çalıştırlarsa da pes etmek zorunda kaldılar. Diğer taraftan, Monaco, Lichtenstein ve Jersey* gibi mikro-ekonomiler büyük ve düzenli bir kalkınma yaşadılar.

“Bu birimlerin iktisaden ciddiye alınamayacakları, hatta gerçek devlet bile olmadıkları düşünülmekteydi, fakat Altın Çağ’da (1950-1973 arasındaki ekonomik büyüme kastediliyor o.b) küresel ekonomiye doğrudan hizmet sınarak gelişebilecekleri, hatta bazı durumlarda büyük ulusal ekonomilerden daha fazla gelişebilecekleri açığa çıkmıştı. Böylece, en son Ortaçağ’da ortaya çıktığı görülen bir devlet biçimindeki (Hong Kong, Singapur gibi) yeni şehir-devletler yükselişe geçti.”

Sivil-Milliyetçi Bir Boşanma: Çekler ve Slovaklar

  • Slovak taleplerinin sürekliliği gerçekten de çarpıcıdır: 1848 yılındaki “Slovak Ulusunun Maruzatı”ndan Vladimir Meciar’ın 1989 sonrası yükselişine kadar, hep aynı şeyleri hep aynı tarzda tekrar tekrar talep etmişler. Dinmeyen, devlet olma talebi değildi. Bağımsızlık ara sıra listede yer alıyordu, fakat “özerklik”, dilsel ve kültürel haklar, tanınma ve statü eşitliği asla eksik değildi.
  • Aslına bakılırsa, Çek-Slovak Federasyonu, tabir Batı’da yaygınlaşmadan çok önce, Siyaseten Doğruculuğun (political correctness) iyi niyetle yarattığı bir canavardı. İnkar edilemez asimetrik olguların yerine deyimbilim konuluyor ve bunun olguları nasılsa şekillendireceği umuluyordu.
  • Genel bir kriz, halkın son çare olarak başvurabileceği bir topluluk mirasını temsil eden etnik milliyetçi bağların güçlerini yeniden ortaya koymalarına fırsat tanıdı. Karmaşık çokuluslu formüllerin başarısızlığının ardından bu hikayenin gerçekliğini tartışmak mümkün gözükmüyordu.

  • Slovak etno dinsel bağları, elbette olup bitenin gerekli koşullarından biriydi. Ancak yeterli koşul tamamıyla farklı bir yönden, Çek tarafından geldi ve dengesizliğe karşı yeni bir tahammülsüzlük biçimini aldı.
  • Çeklerin 1990’lardaki durumu hakkında yakın zamanda çizilen bir ekonomik tabloya göre:

“Ayrılıkta ısrar eden Slovaklar ekonomiye ilişkin kaygılardan çok, kimlik ve gurur meseleleriyle ilgiliydi. Kesin ayrılık için bastıran (Klaus gibi) Çek siyasetçiler ise daha çok ekonomik kaygılar ile hareket ediyorlardı… Klaus’un pragmatizminin kökeninde, piyasaların merkezi planlamadan daha iyi işleyeceğine, istikrarlı bir kurun hiperenflasyondan daha iyi olduğuna ve Çeklerin geleceğinin Batı Avrupa’yla süratle entegre olmaya bağlı olduğuna dair bir sağduyu vardır.”

  • İtalya’da kuzeydeki ayrılıkçılar (Lega Nord) ile Sicilya’daki ayrılıkçılar arasında da sırasıyla Çek ve Slovaklara benzer bir eğilim gözlemlenebilir. Kuzey ekonomik talepler ile güney (Sicilya) daha kültürel ve etnik duygular ile hareket eder. (o.b)
  • Slovakların 1990-92 dönemindeki en net ulusal çıkarı, bu tür bir “Bağımsızlık.. ama henüz değil” politikasıydı. Son noktayı koyan ise “Bağımsızlık… Şimdi” diyen Klaus’un yeni Çek hükümetiydi.
  • Peter Pithart buna bazen “bölgesel egotizm” demiştir: özünde “gelişmiş” olduğunu düşündüğü için sözüm ona, etnik milliyetçi ayak bağından kaçınan daha dışa dönük bir kimlik.

Filistin

  • Milliyet siyasetinin ezilmiş ve yerinden edilmişler arasında doğmadığı da bir gerçek: Aslına bakılırsa, bu siyasetin esas kaynağı, Hollanda, İngiltere ve Fransa’daki yeni zenginler, yani erken-modern zamanların üst katmanlara doğru hareketli kesimleriydi. Gelgelelim, onların ulusal devlet siyaseti ancak daha sonraları, yani bu tarz girişimci toplumların başarılarını 19. yyda dünyanın geriye kalanına dayatmalarıyla milliyetçiliğe dönüşebildi. Adı İlerleme olan bu dayatma, ilerlemeyenlerin ilk kez bir “-çilik” noktasına varacak denli genel ve kaçınılmaz bir boyutta mülksüzleşmiş hissetmelerine neden oldu.
  • Bütün Filistinli bireyler (teorik olarak) İsrailli, Ürdünlü, Suriyeli veya Amerikalı (Said’in* kendi kimlik ikilemlerinden biri olmayı seçebilirlerdi.
  • Bunun ardında yatan ve pek dile getirilmeyen mantık şöyle işler: Keşke şu “entelektüeller” kendi işlerine baksalar ve açık yüreklilikle asimile olsalar da şu entelektüel olmayan çoğunluk bir süre sonra kaybolsa. Milliyetçilik gelip de bu durumu değiştirmeden önce, kuzey doğu İskoçya’nın Piktleri gibi bildiğimizi birçok etno-dinsel topluluk gerçekten de kayboldu; daha doğrusu, kelimenin Arjantin’deki anlamıyla, “zorla kaybedildi”. Bir zamanlar, çok uzun zaman önce değil, Filistinliler de kaybedilmenin ideal adaylarından gözüküyordu. Son gökyüzünün yaklaştığını ve onun ardındaki hiçliği görebiliyorlardı.
  • Milliyetçilik bir başka açıdan okunduğunda tam da bu anlama gelir: kaybedilmeye son. Kolektif birimin büyük çoğunluğu için, kolektif birimin kendisi kurtuluşa giden tek yoldur.
Edward Said
  • Said, “koca Arap dünyasında tek bir düzgün kütüphane dahi” olmamasından şikayet eder. “Kendi geçmişimize, kültürümüze, edebiyatımıza dair araştırma yapmak için, hala Batı’ya gelmek, birçoğu kendilerini açıkça İslamın ve Arapların düşmanı olarak ilan etmiş Şarkiyatçıların ayaklarının altında çalışmak zorundayız… (..) Arap ve İslam medeniyeti çalışmalarını desteklemek, bu çalışmaları bizim çıkarlarımıza uygun olarak desteklemek amacıyla Batı üniversitelerine para dökme yolunda da herhangi bir çabaya girişilmemiştir. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Araplar olarak, dünyanın entelektüel ve ahlaki lümpen proleterleri olduğumuz açıktır.
  • (..) öngörülen yeni ulusal mücadele hem FKÖ’nün* eski mücadelesinden hem de intifadadan* nitelik olarak farklıdır. Bu, ulus-devlet inşasına yönelik uluslararası bir çaba, “olguların karşısında kendi olgu ve kurumlarımızla çıkma ve nihayetinde ulusal varlığımızı demokratik bir biçimde ve kitlesel katılımla ortaya koyma yollarını” yaratma olmalıdır.

İSKOÇYA

İskoçya Meselesi

  • 20. yy İskoç entelektüelleri, Piktliğin ve büyükşehirliliğin, kadim periferik halin ve yakın dönem merkeziliğinin muğlak bir karışımından meydana gelir.

İskoçya’da Kimlikler

  • Milliyetlerin daima kimlikleri vardı. Şimdi ise, görünen o ki, kimlik sahibi olmak zorundalar. Artık hafife alınmadığından, kimlik, belli başlı ölçütlere uygun olmak durumunda. Eski, rahat elbiselerin yeterli görülmesi mümkün değil; kimlik, üniformalı bir saygınlığa erişmek zorunda. Kusurlu olması halinde, ayıplarının giderilmesi, en azından örtülmesi; “yeniden keşfedilmesi” durumunda ise, yeni saldırılardan “korunması” gerekir; ve her şeyden önemlisi, (gururla) ortaya konulmalı, böylece kendini yabancılara tanıtmalıdır.
  • Britanya Birliği’nin durumuyla ilgili canlı bir siyasal tartışma, beklenildiği gibi, yıkılmakta olan binadaki bizlerin geleceğine ilişkin spekülasyona evrilmişti. Ancak en ağır anlamıyla “bizler”den bahsedilmesi, ortamda bulunan herkese, İskoç siyasetiyle milliyeti bir araya geldiği anda hiçbir şeyin asla hafife alınamayacağını hatırlattı. Eski kıyafetlerimiz yırtık pırtık paçavralardan ibaret, ama -anlaşılmaz bir biçimde, utandırıcı- yeni üniformalardan hiçbiri de üzerimize oturmuyor. Haliyle, grubun tamamı -muhafazkarlar, İşçi Partililer, milliyetçiler, anti-politikler- “Biz Kimiz?” bataklığına sürüklenmiş oldu. Ya da, daha da korkuncu, “İskoçlık nedir?”
  • İskoç muhafazakarlığının kasti dar görüşü (..) “Bağımsız bir İskoçya mı? Neden olmasın – yeter ki oradan ayrılan son trende bana da bir koltuk ayrılsın!” Öte yanda, karçiçeği gibi açan kültürel milliyetçilik, kaba siyasal mahlukatın ayak altına alamayacağı kadar kıymetli bir atadan kalma ruh olarak sık sık tezahür etti: “Aslında İskoçya’yı doğrudan mutlak olana bağlayacak yeni bir Aydınlanma’ya ihtiyacımız var – neden bu büyük armağanı adi bir siyasetle harcayalım?” Böylece, pervasız muhafazakarlık ile ürkek entelektüel pürizm bir araya gelmiş ve nesiller boyu birbirlerini pekiştirmişlerdi.
  • “İskoçya?: Hangi İskoçya? – Highland mi? Lowland mi? Hugh Macdiarmid mi Sunday Post mu?; (..) Böylece İskoçta’nın içsel zıtlıkları tuhaf bir şekilde sıradışılık sıradağlarıymış, her türlü mutabakatttan ve ortak ilgiden yoksun engellermiş gibi büyütülür.

  • Highland: İskoçya’nın kuzey kesimleri ve sanayileşmemiş kentleşmenin görece daha az olduğu bölgeler. Lowland: İskoçya’nın güneyi ve sanayileşmenin, kentleşmenin daha fazla olduğu bölgeler. Bu nedenle İskoç siyasetinde fikir yapısında bu tür bir dualite vardır. 2014 İskoçya bağımsızlık referandumunda da Kuzey ve kuzey batı bölgeleri bağımsızlıkçı iken güney ve güney doğudaki şehirlerde birlikçi olarak gözükmüştü. (o.b)
  • İskoçya gibi devletsiz bir ulusun birçok kusuru vardır; ama entelektüellerin intihar etmesini gerektirecek kadar olmasa gerek? Hissetikleri, pusuda bekleyen bir rahata düşkünlük, ağırlarına gitmekten çok keyfine vardıkları bir çelişki, artan öfke ve korkudan muzdarip fakat bir zamanlar kazandıran bir iktidarsızlığın adetlerinden kendilerini kurtarma konusunda isteksiz bir elit duruşudur.
  • Genellikle, milliyetçilik sözkonusu olduğunda bir şeyi yapmanın tek yolu, o şeyi abartarak yapmaktan geçer. Aynı sebeple, düşünmeden hareket etme seçeneğinden ödü kopan, her meydan okuma karşısında geri adım atarak taviz vermeye ve kaçamak yanıtlar aramaya koyulan ve makul oluşu yenilgi ve ricat için mazeret olmaktan öteye geçemeyen ürkek bir ölçülülüğe başvuran bir sınıf tahayyül etmek mümkün değil midir?
  • Bu sınıf İskoçya’yı idare etmektedir. Burada kolektif bir varsayım yok, çünkü cümlenin önemli kısmını “idare etme” fiili teşkil ediyor: İskoç kurumsal orta sınıf bu ülkede hiçbir zaman hükümet etmedi. Ülkeyi sadece idare ediyor. Sınıfın Thatcher’ın şiddetli saldırıları altında olduğu günümüzdeki ikilemine gelince, bu hem vicdanı hem de bilinci ilgilendiriyor. Gerek akşam yemeklerinin yendiği yuvarlak masalarda gerek başka yerlerde artık salt idare etme değil, hükümet etmenin de zamanının gelip gelmediğine ilişkin tipik kaygılanmalarda bu ikilemi görürüz. Ama hükümet etme, yeni bir ortak gayeyi, yeni bir bilinçten -tam anlamıyla, yenilenmiş bir “kimliğe” sahip olunduğu hissinden-  beslenen kararlılığı gerektirir. Korkutucu, şoka uğratan hakikat ise üst-hizmetkar bir sınıfın sahiden aşağı katta olanlara kıyasla böyle bir karar almakta çok daha fazla güçlük çekebileceğidir. Alt kattakiler, rahatlıkla, kaybedecek bir şeyleri olmadığını düşünebilirler. İskoç idareci sınıfının yetiştirilme tarzında ise böyle bir düşünceye yer yoktur. Temkinlilikleri bütün ulusa nüfuz etmiş durumdadır.
  • İskoç orta sınıfının kompleksinin kökenleri elbette bize 1707’den* miras kalan özerk “sivil toplum”a uzanmaktadır. Kelimenin betimleyici ve oldukça kaba anlamıyla, bizler milliyetçi olamayacak kadar siviliz. Eski Kilise, Kanun ve Eğitim üçlüsü hala meselenin büyük bir kısmını açıklayabilecek niteliktedir. Ama son zamanlarda bu, yetki devralmış bir bürokrasiyle ve erken 1970’lerin reformlarının ardından, dişli bir yeni yerel yönetim aygıtıyla da fazlasıyla pekiştirilmiştir.
  • Paradoksal olarak, bir elitin en önemli özelliğinden -yömetme erkinden- yoksun kalmış kurumsal bir elitin, pratikten ziyade retorik milliyetçilikle arası çok daha iyidir. İngiliz karşıtı, kudurmuş bir sözel kıyametten oldukça memnundur. Böylece, fiilen bir isyana başvurmanın ve pratikte aşırı iddialı olmanın kabalığına bulaşmadan “ulusal karakter” hissi muhafaza edilir. Mucizevi sıçrayış hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğinden, rahatsız edici bir biçimde, kısır döngülerden kurtulmanın yerine onların içerisinde dönüp durmanın bir başka yoluna dönüşmüş olan bir “milliyetçilik”le karşı karşıya kalırız. Kıyamet onlardan şimdi kurtulmak anlamına gelecektir. Ama daima bir sonraki sefere ertelenebilen bir kıyamet, bağımlılığı iş başında tutar.
  • Modernite bizi kimlik kartlarımızı göstermeye davet eder. İskoçların ceplerinden çıkarabilecekleri tek şey ise kökleri bir ayağı çukurda olan bu tüzel kişiliğe uzanan bir dizi kimlik bozukluğudur. Milliyetten kaçamayan bu kişilik, kendini canavarı zincire vurmaya ve bunun demokrasi dahil her türlü siyasal sonucundan kaçmaya admış durumdadır.
  • Bağımsızlıktan bir defaya mahsus, tuhaf bir şekilde feragat etmişlerdi. Şimdi onu geri kazanmalarının benzer bir şekilde alışılagelenin dışında, yan yollardan gerçekleşmesi kuvvetle muhtemeldir: Gerek mahkeme salonlarını gerekse bir okuldaki sınıfı andıran uzun kurumsal ritüellerle, özenle ayrıntılandırılmış tüzüklerle ve aşırı resmi ilanlarla kopuş anı için kendilerini cesaretlendiriyorlar. Bu bakımdan, belki de, ulusal kimliğin İskoçya Ulusal Partisi versiyonu hiçbir zaman yeterince yarı “burjuva” olamadı. Herkese biraz hitap eden, dolayısıyla hiç kimseye ulaşamayan sudan ucuz bir popülizmdi. Bu yüzden, can sıkıntısı üreten sınıflar onu bir türlü ciddiye alamadılar. Ama sonunda, Thatcherizmin kamçılamasıyla, kimliği ciddiye almaya başladılar. Kimlik mazeretleri siyasal bir hal almaya başladı. Kendi “ortak gayemiz” bir çeşit oluşum içerisinde. Evet, biliyorum, hala dimdik duruştan uzak.

İmparatorluk ve Birlik

  • İskoçya’da sağlam Muhafazakar (Tory) Sir Walter Scott (..) “İskoçya kendi kurumlarının himayesine terk edilmiş, ulusal zenginliğine ve önemine kendi sessiz yoluyla ulaşmıştı.
  • Birlik’in asıl tarihsel doğası nedir? Bu soruya yönelik çok farklı, yeni yaklaşımları temsil eden iki kitap var: Biri, John Robertson’ın derlediği İmparatorluk İçin Birlik: Siyasal Düşünce ve 1707 Birliği; diğeri Lindsay Paterson’ın kaleme aldığı Modern İskoçya’da Özerklik.
  • Milliyetçiler kurumsal özerkliğe ikincil ve araçsal bir husus muamelesi yapageldiler. Hep Britanyalı erdemlere vurgu yapan Birlikçiler de son zamanlara dek bunun nispeten önemsiz bir konu, hatta tarihsel bir kalıntı olduğunu düşündüler. Paterson ise, sıradışı olsa bile, bunun ilerlemeye dair genel teorilerin teslim ettiğinden çok daha muteber bir evrim biçimi olduğunu ve olmaya devam ettiğini ileri sürüyor. Mevzubahis genel teoriler, ulus devleti temel aldılar, haliyle de devletsiz ama son derece başarılı bir ulusun hikayesini gözden kaçırdılar.
  • Robertson’ın akademik eseri tabiatıyla bu konuda taraf olmayı reddediyor. Yine de daha iyi bir tarihsel kavrayışın “Birlik’e modern ve yaşayabilme gücüne sahip bir alternatif oluşturmada katkı sunabileceği” umudunu taşımaktan geri duramıyor. Lindsay Paterson ise, özerkliğin ardındaki gerçek hikayeyi daha iyi kavramanın Edinburgh’daki siyasal otoriteyi yeniden tesis etme yönündeki hamleleri tasdikleyeceğini iddia ediyor. Bu, paradoksal olarak, bağımsızlığı daha az önemli kılabilir. Yeni bir İskoç demokrasisi daha belirgin bir siyasal temsili gerektiriyor; yazara göre, bu, yeniden devlet statüsü kazanmayı ve ya Birlik’in fiilen dağılmasını zorunlu kılmıyor. Sessiz yol, hiçbir umut vaat etmeyen, modernite öncesine ait bir kaza olmaktan ziyade, Avrupa Birliği içerisindeki diğer ülkelerin modernite sonrası kalkınmalarına ön ayak olabilir.
  • İnsan, neredeyse Birlik’in ve İmparatorluk’un başından beri sahip olduğunu amacın İskoç ve Galli milliyetçiliğinin bu iyi huylu türlerini geliştirmek olduğunu düşünecek. Elbette bu konuşmaları dinleyenler arasından bazıları, madem öncesi bu kadar harikaydı o halde daha fazlasının daha iyi olması beklenemez mi? diye düşünecektir. Resmi yanıt ise “Ah, ne yazık ki, sonu felaket olur!” – ayrılıkçılığın kahreden uçurumu gibi. Fakat niye sağlıklı bir özerk idare hızla kaosa dönüşsün?
  • (..) günümüz Avrupa’sında Danimarka, Hollanda veya Finlandiya gibi olmanın sonunun felaket olacağı söylenemez.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir